| Nedim Gürsel’in Öykülerinde Ölümcül Üçgen:
Sürgünlük, Cinsel Haz ve Özlem
|
| |
|
Nedim Gürsel’i, öykücü olarak belirli bir kuşağın temsilcisi olarak tanımlamak, handiyse olanaksız. Nedenine gelince; henüz on altı yaşındayken (1965) öykü ve yazılarını Yeni Dergi gibi ‘ağır’ dergilerde yayımlatabildiği göz önüne alınırsa, tarihsel olarak 50 kuşağına yetişemediği gibi, Türk öykücülüğünün bir başka parıltılı dönemi (1970’ler) için de ancak bir öncü olduğu savlanabilir. Bu ara kuşağı tanımlamak üzere 68 kuşağı nitelemesi kullanılmakta zaman zaman. Bu kuşağın öteki iki yazarı Selim İleri ve Hulki Aktunç. Üç yazarın yazınsal çizgisi birbirinden oldukça farklı olmakla birlikte, öykü üzerine verimleriyle öne çıkıyorlar. Gürsel, roman, gezi kitabı, inceleme, deneme, anı gibi farklı alanlarda yapıt vermiş, ‘verimli’ bir yazar. Üstelik, ürün verdiği her alanda, çıtanın yüksekte durduğu söylenebilir. Sözgelimi iki romanı da, yazıldıkları dönemin başarılı örnekleri olarak duruyor önümüzde. Boğazkesen, tarihsel roman furyasının biraz öncesinde, tamamen yazınsal kaygılarla da tarihsel roman yazılabileceğinin örneğidir. Resimli Dünya ise, dikkat çekici estetik bütünlüğü bir yana, Venedik kentinin sözcükler aracılığıyla yazınsal bir kimlik kazandığı, hattâ uzun betimlemelerle ‘teşrih masası’na yatırıldığı sayfalara sahiptir. İlkin Fransızca yayımlanan Aragon incelemesi ise, gerçeküstücülük üzerine Türkçedeki en önemli kaynaklar arasında yerini aldı.
Bununla birlikte, sanırım Türk okuru için Nedim Gürsel, öncelikle bir öykü yazarıdır. Bunun nedeni, Gürsel’in farklı yazınsal alanlara yelken açarken öyküyü hiç bırakmaması olabilir mi? Yazarın öyküye olan bağlılığı elbette bir gerekçe olarak düşünülebilir ancak kanımca, Nedim Gürsel öykülerinin okurda bıraktığı kalıcı izi açımlamanın en iyi yolu, öykülerin izini sürmektir.
Başlıktaki göndermeye dönmenin zamanıdır şimdi. Denilebilir ki, sürgün olma hali, Gürsel’in yazarlığını birebir etkilemiş, yakıcı bir deneyimdir. Sevgilim İstanbul’un sonunda Demir Özlü’nün Nedim Gürsel’in yapıtları üzerine kaleme aldığı (1985) ilginç yazısında kullandığı ‘kent gizemciliği’ kavramı, bugünkü edebiyat ortamında, bana öyle geliyor ki, iyiden iyiye kök salmış, üzerinde düşünülmesi gereken bir saptama. Kavramı temellendirmek için Oktay Akbal’a, hatta Sait Faik’e değin gidilebilir. Demir Özlü’den alıntılıyorum:
“Yeni yazınımızda, belli özellikler taşıyan bazı yazarların yapıtlarında yer alan, bu kent ve sokak betimlemelerini ya da sırf betim olmaktan çıkarak, yer yer metafor/eğretileme düzeyine yükselen metinleri, onların taşıdıkları anlamı epeydir düşünmeye çalıştım. Yazınımızdaki bu eğilime, aslında bu eğilimin herhangi bir felsefi mistisizmle ilgisi olmasa da, şimdilik “kent gizemciliği” diyorum.”
Tanımlamadaki can alıcı nokta, kent anlatılarında en sık başvurulan yönsemeyle –betimleme– yetinilmeyip, anlatının metaforlarla desteklenmesidir. Demir Özlü, adını koyduğu ‘kent gizemciliği’nin ‘elebaşılarından’ birisidir elbette. Denilebilir ki, Gürsel’in yapıtıyla kendi yazını arasında bir ruhdaşlık bulmuştur. 90 kuşağının birçok öykücüsü de, kent gizemciliği içinde görebileceğimiz öyküler yazmaktadır, ki 70’li yılların ortalarında başlayarak, anlatıların kırsal alandan kente yönelmesinin başdöndürücü hızı önayak olmuştur bu oluşuma. İşte Nedim Gürsel ve 50 kuşağından birçok öykücünün kent öykülerine yaptığı katkı, tam da bu noktada öne çıkıyor. Günümüz öykücülüğünde kent anlatılmaktadır anlatılmasına, üstelik ‘kent gizemciliği’ni işaret eden atmosferik öykülerdir azımsanamayacak bir bölümü. İnsanlık hallerinin zengin metaforlarla işlenmesiyle birlikte, odağına kenti alan bölümler, düz anlatım ve betimleme hastalığına yenik düşüyor çoğun, öyküye dirim katabilecek, öykünün doğasıyla örtüşecek kente ilişkin metaforlar ‘aynı’ verimlilikte değil. Bunun nedenlerinden biri, günümüz öykücülerinin Oktay Akbal-Nedim Gürsel-Demir Özlü öyküleri üzerinde yeterince durmadığı, bu yazarların öykülerini analitik bir bakışla irdelemediği olarak düşünülmeli. Şimdiye dek 50 kuşağından 90 kuşağına gelgitlerle kotarmaya çalıştığım yazı, Nedim Gürsel’in yapıtından uzak düştüğüm çağrışımı uyandırmış olabilir, ancak Gürsel’in öyküleri, tam da bu kuşaklararası skalanın ortasında değerlendirilmeli.
Gürsel’in, öykülerinde metaforlara başvurması, ‘kent gizemciliği’nin ilk örnekleri değil. Ne ki, Gürsel kenti tanımlarken başvurduğu metaforları, sokaklardan, bulvar ve köprülerden, ev içlerine, otel odalarına taşımıştır. Dıştan içe doğru, çileli bir katediş. Gürsel’in öykülerinde cinsel doyum, sürgünlüğün de itkisiyle hiçbir yere ait olamama, kalabalıklar içinde duyumsanan yalnızlık gibi ‘çözümsüz’ var oluş sancıları arasında görülen bir seraptır. Çarmıhını sırtında taşıyan çağdaş bireyin sığındığı ‘öteki’nin gövdesi. Ancak bu soluklanış, sonu daima boşluğa açılan bir aldanıştır. N. Gürsel, toplumun farklı kesimlerini işlerken, sözgelimi Garip Mustafa’nın dramını da anlatmıştır anlatmasına, ancak denilebilir ki öykücülüğünün tepe noktaları kendi yaşam serüveninden yola çıkarak kurguladığı metinlerde aranmalı. Gürsel’in öykülerinde anlatıcı ya da üçüncü tekil kimlikte anlatılan karakterlerin bir kısmı, dünyayı bir uçtan öteki uca dolaşır, gittikleri her yerde farklı deneyimler yaşar, farklı gövdelerle birleşir, sonra yaşadıklarını bellekte evirip çevirir, tekil deneyimi umutsuzluk içinde çoğaltırlar. Bile isteye görülen ‘sanrı’dır, başa gelen. “Odalarda” öyküsünde, çoktan yitirilmiş sevgiliye şöyle seslenilir son satırda:
“Her defasında, başka harfler, başka sözcüklerle de olsa hep aynı tümceyi kurmalıyım. Metronun kalabalığından sıyrılıp, kendimi perdeleri çekili bir odanın mavi halıyla kaplı döşemesine bırakıyorum. Yeniden, hiç durmamacasına sarsılmaya başlıyoruz.”
“Pınar” adlı öyküde de, Nedim Gürsel’in öykülerindeki gize yaklaşabiliriz. Burada bir otel odası çıkıyor karşımıza; anlatıcı Pınar’la kaldığı bu odada, o günlerin hayalini kurar.
“Artık rahatım Pınar! Sensizim. Yokluğun acı vermiyor, hayır! Seni düşündükçe öyle zenginleşiyorum ki! İçimde yemyeşil bir dal kıpırdıyor. Dünyayla, insanlarla doluyorum. İçim kalabalıklaşıyor anlıyor musun?... Kâğıda değil gövdene yazıyorum bu öyküyü.”
Tüm sokaklarda bir yabancıdır Gürsel’in öykü kahramanları. Her seferinde dönülen İstanbul, değişmiştir. Orada da bir yabancıdır artık. Özlem dinmek bilmez, kente geri dönüşlerde serpilir, büyür. İlk Kadın adlı novella bizi bu sancılı karmaşanın başlangıcına, her şeyin başladığı yere, kapkaranlık ama gönendirici ‘mağara’ya götürür.
Nedim Gürsel cinselliği yazınsal biçemiyle, kurduğu metaforlarla, yaşamla ölüm arasındaki bıçak sırtı sınırda biçimlendirirken, başı az ağrımamıştır. Öykülerindeki ‘cinselliğin dozundan’ ötürü dava edilir, mahkemeye sunduğu yazıda, İlk Kadın üzerine söyledikleri, bir yazarın kendi metni üzerine yaptığı bir kazı olarak da okunabilir.
“İlk Kadın, hem yuvarlak, beyaz bir yüzün, hem ilk cinsel deneyin, hem de ilk ayrılığın öyküsü olmalı. İlk kentin, ilk ürperişin, ilk yolculuğun, denizi ilk görüşün öyküsü olabileceği gibi. İlk Kadın anneyi anlatmalı. Annenin yakınlığını, sıcaklığını.”
Yazarın aradığı, çoktan yitirilmiş bir dünyadır. Daha da kötüsü, bir yitik cennet. İlk ürperiş, gerçekle kurmacanın arasında sıkışmış, masalsı bir ögedir artık. İlk yolculuğun tadı, karakterlerin bitmek bilmez yolculuklarında boş yere aranır. Aynı suda bir daha yıkanılamayacağına göre, öykü kahramanlarının çıktığı her yolculuk, kimi zaman bir başına, kimi zaman iki gövdenin kenetlenişinde, çaresiz bir tükenişle sonlanacaktır. Bu öykülerde ‘acı’yı bir laytmotife dönüştüren, hiçbirşeyin dindiremeyeceği ‘özlem’in yakıcılığıdır.
|