Dünyada İlk Kez

Sami Baydar


Perihan Mağden’e

Geleneksel Türk Sanatları bölümünü kazandı Engin. Birinci sınıfta bütün bölümler aynı dersleri alıyordu. İlk gün bütün öğrenciler Akademi rıhtımında graft kâğıtlarına birbirlerinin bahçedeki hareketlerini, krokilerini çizdiler. Engin, resim bölümüne geçmek için girmişti Geleneksel Türk Sanatlarına. Ömer Mustafa, Engin’in ilk desenlerine baktı. “Elyazısı gibi” dedi. Ve başka öğrencilerin de çizimlerine bakıyordu, onlara “Bunlar gibi olmalı” dedi. Sevinç Ogün’ün resimlerini gördü ilk kez, Akademideki bir sergide. Bu resimlerle ilgili bir yazı okudu. Yazıda Picasso’nun mavi dönemi taklidi yazıyordu. Engin, orantıların bozukluğuna şaşırmıştı. Engin, Sevinç Ogün’ün resimlerinden korkmuştu. Alay edildiğine inanmıştı, resimleri gördüğünde.
Engin, ülserdi. Okuldaki ilk iki hafta geçince, yeni evine ilk gittiği gün midesi delinmişti. Acele hastaneye götürüldü. Cerrahpaşa’ya ve ameliyat oldu.
Derste, herkes kaş, göz, burun ve dudak resmi çizecekti. Engin, arkasına döndü. Belkıs’ı gördü. Güldü, Engin’e. Engin Belkıs’ın gözlerini çizdi. Sonra çay içtiler. Belkıs onsekiz yaşındaydı. Engin onyedi. Musa, Belkıs’ın sevgilisiydi.
Hüseyin Onat Atölyesi öğrencisi Yeliz, Serhat Yiğit’e Engin’in resimlerini gösterdi. Engin, resimlerinden birini Yeliz’e gösterdi. Yeliz “Artık Serhat Yiğit’e göster resimlerini” dedi. Serhat Yiğit “Benim resimlerimi biliyor musun?” dedi. Engin, Ankara’daki serginizi gördüm” dedi. Serhat Yiğit “Benim resimlerimi sevdin mi?” dedi. Engin “Sevdim” dedi. Serhat Yiğit, Engin’in resimlerine baktı. Engin’in Delacroix kopyasını göstererek “Bunu çocuklara bile anlatamıyorum” dedi. Serhat Yiğit “Bu atölye senin, gel bir köşe yap, çalış” dedi. Serhat Yiğit “Ustalardan ne alacağını biliyorsun” dedi, Engin’e. Engin, Hüseyin Onat Atölyesinde bir köşe yaptı kendine. Çok küçüktü. Onyedi yaşındaydı. Hüseyin Onat Atölyesinde yeni arkadaşları vardı. Enis, hamile kadın resimleri yapıyordu. Doğum yapan kadınlar. Musa, çöplük resimleri ve figürler yapıyordu. Hepsini çok sevdi Engin. İlkbahar gelmişti. Cihangir’e taşındı Engin. Bakraç Sokaktaydı yeni ev. Taksim, Sıraselviler Caddesinden gidiliyordu. Şirin Apartmanı’nın alt katıydı. Daire: 1. Sonra yaz geldi. Engin, resim bölümüne geçti. Okul tatil oldu.
Yaz tatili. Çok resim yaptı. Renkli çini mürekkepleriyle. Divitle. Şiir yazmak istedi bir gün. Yazdı. İlk kez bir şiir yazdı. Şaşırdı şiir tamamlanınca. Çok sözcük atmıştı. Ve geride yazılan şiir, yani kalanı şaşırtıcıydı. İsim vermedi şiirine. Geçen Yaz Birdenbire’yi televizyonda iki yıl önce seyretmişti. Ve Sebastian Venable o filmde şiirler yazıyordu. Sebastian Venable gibi şiirler yazmak istedi. Kahverengi çini mürekkebiyle bir deftere bu şiirleri yazdı. Hatırladıkları çok eski. Televizyondaki filmse çocuk gözüyle izlenmiş. Engin, hiç okuyamadı Geçen Yaz Birdenbire’yi. 1980 yazıydı.
Bir bahçede kocaman, kahverengi bir çekirge buldu, Engin. Kanatları yeşil, mor ve parlaktı. Pembe dikiş ipliğinden uzun bir tasma yaptı çekirgeye, Engin. Bunu çekirgenin boynundan geçirdi. Evde, odadan odaya koştukça çekirge ipin ucunda kanatlarını çarpıyordu. Ve kanatların yeşil, mavi, mor parlaklığını görüyordu. Acıdı çekirgeye. Kanatları bazen çırpındığı için kapanmıyordu. Pencereden bahçeye uçurdu...
Bahçeden içeri, akşamüzeri bir yusufçuk böceği girdi. Engin, çok sevindi. Plastik sinek öldüreceğiyle yusufçuğa vurdu. Yusufçuğun bedeninin yarısı koptu. Yusufçuk uçtu. Engin, yusufçuğu bardakla yakalayıp suya attı. Ve boğularak öldü yusufçuk. Engin, kanatlarını aldı yusufçuğun. Ve mürekkeple zayıf, çok ince bir adam resmi çizdi. Yusufçuğun kanatlarını bu resimdeki figüre yapıştırdı...
Bitkileri incelemeye başladı, Engin. Bahçeye diktiği mor sarmaşık çiçeklerini. Bir deftere renkli mürekkeplerle çizdi...
Engin, evde yalnızdı. Gece, bahçeye beyazlı siyahlı bir yavru kedi girmişti. Kediyi kucağına aldı. Ona isim verdi. “Belkıs” dedi. Yavru kedi sonra gitti. Karanlık bir geceydi...
Eylülde Engin İstanbul’a döndü. Tatilden dönüşte Engin odasının kapısını açtı. Kilim üzerinde salyangoz yürümüştü. Ama, bütün kilim üzerinde. Geometrik şekiller yapmıştı. Parlak, sedef gibi. Engin, salyangozu odasında aradı, ama bulamadı. Salyangoz odada hep çıkacak bir yer aramış ve yerde gidip gelmişti. Bütün yaz odada kapalı kalmış. Salyangoz hep yerde, kilim üzerinde gidip gelmiş. Bıraktığı çizgileri yeni seferinde enine kesmiş, bir yeni seferinde çapraz gitmiş ve kilim salyangozun sedefiyle geometrik şekillere bürünmüştü. Bunu hep, hastalığının başlangıcı, bir işaret gibi görmüştü Engin.
Engin, Kadıköy’deki bir galeriye gitti. Galeri kapanmıştı. Dolaşmaya başladı. Üzerinde sarı yağmurluğu vardı. Çok üzülmüştü giysilerine. Hava çok sıcaktı. Utanıyordu. Aylardan ekimdi. Kadıköy’de gezerken bir galeri gördü. Ve içeri girdi. Çok terlemişti. Yağmurluğunu bile çıkaramıyordu, utandığı için. İçine kalın bir kazak giyinmişti. Hava güneşliydi. Bir genç kızla, bir genç adam konuşuyordu galeride. Engin, genç kıza “Sergiyi gezebilir miyim?” diye sordu. Çünkü utanıyordu. Resimlere baktı. Sonra genç adama baktı. Genç adamla, genç kız konuşuyordu.
Kış geliyordu. Belkıs, tahta düğmeli, lacivert bir kaban giyiniyordu. Engin’in sarı yağmurluğu vardı üzerinde. Musa’nın fitilli kadifeden bej bir kabanı vardı. Engin de eski deri kabanını giymek istemiyordu.
Bir kaç gün sonra Akademiye geldi genç adam. Uzun saçlı, uzun tırnaklı, mor fularlı bir öğrenci vardı Sinan Gök Atölyesinde. Yavuz’du adı. Genç adam, Yavuz’un arkadaşıydı. Ve Engin’in deha olacağına inanmış. Psikiyatri öğrencisiymiş genç adam. Adı Veysel’miş. Yavuz’un söylediği şeylerden, Engin korktu. Hasta oldu. Yavuz ona “Gözlerden herşeyi anlıyor” dedi. Yavuz’un ellerinin fotoğrafını çekip psikiyatri kitabına koyacakmış. Ve hasta oldu, Engin. Çok korktu, gizli şeylerinin anlaşılacağından.
Engin, Kapalıçarşı’da rastladı istediği kabana. Bir kaban alacaktı, inanmadı Belkıs’ın ve Musa’nın beğeneceğine. Ertesi gün Taksim’de Musa ile karşılaştı. Musa, üzerindeki fitilli kadife kabanı “çocuk mağazasından” aldığını söyledi. (Bu, birinci inanmamaydı Musa’ya. İkinci inanmama, beraber kaban aradıkları zaman Musa’nın onunla hiç ilgilenmemesiydi.)
Engin’le, Musa Akademi bahçesinde Egon Schiele’nin kitabına bakıyorlardı. İki resim vardı kitapta aklına takılan. Biri sıkılgan bir adam, diğeri rahat bir adam. Musa demişti. Ve kendini rahat olan adama benzetiyordu. Daha sonra, Engin kitaba bakıyordu, yalnızdı. Bir öğrenci geldi yanına Engin’in. “Sen de onun gibi sex hastasısın” dedi. “Egon Schiele’yi hiç sevmiyorum” dedi Engin. Musa’nın çöplük resimlerini de yollarda görüyordu. Çöpler, hep onun resimleriydi. Bir gece Musa’ya gitti. Musa, kahve yaptı. İki farklı fincanda verdi kahveyi. “Test gibi” dedi. Engin, korktu. Biri sivri, diğeri yuvarlak fincandaydı. Sivri fincanı bıraktı. Gece, sokağa çıkma yasağı vardı. Engin, bilmiyordu. Musa’nın evinden çıktı. Harbiye’de yürüyerek boş caddede Taksim’e, evine gidiyordu. Saat birdi. Gece, caddeler bomboştu. Tam Harbiye’de üç asker Engin’i yakaladı. Ve karakola götürdü. Engin, bilmediğini söyledi. Polisler, evine bir arabayla getirdiler.
Akademide Yavuz, Engin’in genç adamla (Veysel’le) konuşmasını istiyordu. Engin, korkuyordu. Rastlantılar Engin’i paranoyaya doğru sürükledi.
Engin Nişantaşı’nda da bulamadı istediği kabanı. Sadece yedi bin liraya büyük bir mağazada gördü. Kaban vitrindeydi. On bin lirası vardı. Mağazaya girdi. Vitrinde bir tane kalmıştı. Onun da bir beden küçük olduğunu söylediler. Çeşitli paltolar vardı. Ve artık İstanbul’a kar yağıyordu. Engin, hiç istemeyerek, yedi bin beş yüz liraya siyah bir palto aldı.
Engin, hafta sonu hasta olduğunu söyledi Yavuz’a. O da Veysel’le konuşmasını istedi. Engin, sigarasını yakacaktı. Yavuz, ona kibriti dört kez çaktığını, bunun şizofreni olduğunu söyledi. Engin, sigarasını kibritle beşinci çakışında yakmıştı...
Odasındaydı. Perdeleri alırken, sevdiği desenleri almamıştı. Annesi başka bir kumaş beğenmişti. Engin çok üzüldü. İki masa örtüsünü, iğnelerle perdenin üzerine tutturdu... Yeni bir yazar vardı. Haldun Anlı. Bütün kitaplarını bir gecede okudu. Veysel’le konuşmak istedi. Veysel’e yazılarını ve resimlerini götürecekti. İki gün evde resim yaptı.
Engin, pazartesi günü, sabah Akademiye gitti. Yavuz’la konuştu. Yavuz, Akademide hemen bir araba buldu. Sekreter bir kadın “Okula ait bir arabayla götürülebilir” demiş. Yavuz “Okula gelip hasta olduğunu söyledi” demiş. “Bir arkadaşı varmış, Çapa Psikiyatri hastanesinde.” “Veysel’le konuştuk” demişler. Engin’in annesine ve babasına haber vermeden, Çapa Psikiyatri Kliniğine götürmüşler. Engin, dünyada ilk kez bir psikiyatri kliniği görmüş. Veysel, Engin’in hiç tanımadığı biriydi. Dünya bir bütündür. Ve onun ek yerleri güzeldir. Hiç insan onun için üzülür mü? Dündü. Dünyada ilk kezdi. Ve dünya unuturdu. Sen bile. Hayat, hatıra kadar önemli.

Eylül, 1998


<<geri dön

Ana Sayfa