| Kaftanoğlu, Ey Kaftanoğlu!
|
| |
|
Padişah bile naçare
Ölüme var mı bir çare
Nideyim ah yar nideyim
Alıp başımı gideyim
Bir varmış, bir yokmuş; pek çalma sazını amca, pek çalma, cevizin altı tanzara, pek çalma sazını amca, pek çalma; derelerde biter kamış, süpürgesi yoncadanmış, pek çalma sazını amca, pek çalma, ben dut ağacı değilem, her geçene eğilem.
Pek çalma sazını amca, pek çalma, ben daha küçüğüm, pek çalma sazını amca, pek çalma; yarının büyüğüyüm, kadife çeker gönlüm, pek çalma sazını amca, pek çalma.
Pek çalma sazını amca, pek çalma, uzadım dal oldum, pek çalma sazını amca, pek çalma, yandım bir hal oldum, pek çalma sazını amca, pek çalma, tutuştum yandım, yandım kül oldum, pek çalma sazını amca, pek çalma.
Evvel evvel içinde, evvel zaman içinde, memleketin birinde adına Kaftanoğlu derler bir yiğit yaşarmış. Boylu boslu, heybetli, güçlü kuvvetli, huyu güzel, yüzü güzel; kalın kaşlı, kaytan bıyıklı bir yiğitmiş ki, yiğit derim sana.
Uçan kuşa, yerde sürünüp gidene sözü geçer, hatırını saymayan beyleri, ağaları zarı zarı ağlatır, yoksul kısmısını ise güldürürmüş.
Malı mülkü, bağı bahçesi, atı atlısı, oğulu uşağı çokmuş. O kadar çokmuş ki, bir sofraya oturduklarında şimşir kaşıkların sesleri yarım günlük yoldan insanın kulağına varırmış.
Aman dileyeni bağışlar, açım diyeni doyurur, çıplağum diyeni de tepeden tırnağa giydirirmiş.
Bu Kaftanoğlu, Berda adını verdikleri bir yörede yaşarmış. Berda’nın adı yedi iklim dört bucakta herkesçe bilinir. Kaftanoğlu ile bir anılır, yine bir sayılırmış.
Her gün her gün nice beyler ağalar Kaftanoğlu’nu ziyarete gelir, onunla birlik, onunla yol arkadaşı olduklarını söyler, önünde diz vururlarmış.
Konaklarda ağırlanan beyler ağalar o kadar çokmuş ki, onların bir günde içtikleri çay kahve, koca bir kentin bir yılda içtiklerini kat kat aşarmış. Ayrıca konaklardaki her odanın musluklarından süt, bal pekmez akarmış. Bir başka yalakta da halis camız sütünden yayıklanmış mis gibi camız kaymağı bulundurulurmuş.
Diyeceğim, gönlü yüce, gözü tok bir bey imiş. Sıkça köylerin ziyaretine gider, her gittiği yerde büyük saygınlık görürmüş.
Hemen kurbanlar kesilir, kuzular koyunlar çevrilir, kurban etleri, zerdeler pilavlar yenir, millet tıka basa karnını doyururmuş. Artanını kurt kuş, kedi köpek yer, doyar, yine artarmış.
Derler ki; Kaftanoğlu devrinde kaç göç, hırsızlık uğursuzluk yoktu, güvenlik tamdı, kimse kimseye yan bakmazdı, kurt, kuzu ile sarmaş dolaştı...
Derler ki:
Çık hele bu Berda’dan dışarı
Görürsün başına neler geliyor
İti kurdu insanı mı? haşarı
Görürsün başına neler geliyor
Kaftanoğlu yoktur el illerde
Kurdu ayrı gezer dağlarda
Urba’n için öldürürler yollarda
Görürsün başına neler geliyor
Kaftanoğlu’nun hayratı da bolmuş, sevabı, yoru yordamı da. Kaftanoğlu’nun hükmettiği yollar falanca yerden filanca yere dek uzar da uzar gidermiş.
Bu yoldan geçenler Kaftanoğlu sofrasında yer içer, ondan sonra yola koyulurlarmış. Atlarından kalkan tozlar arş-ı alayı tutarmış da göz gözü görmezmiş.
Kaftanoğlu her cuma kale’ye çıkar, camisinden kartal bakışlarla dört bir yanını gözlermiş. Hiçbir cumayı da kaçırmazmış. O, falanca beye ya da İstanbul’daki tahta bir çıkan, bir tahttan indirilip yerine bir yenisi getirilen padişahlardan yana da değilmiş.
Bir başına adammış. Derler ki; Kaftanoğlu, yalnızca zalımların tepelerine bela bir büyük bey idi.
Gel zaman git zaman günler aylar yıllar bu böyle olsun da böyle gitsin demişlerken, bir gün apansızın Kaftanoğlu’nun bölgesine bir kırgın hastalık girmiş ki; ne giriş, ne kırgın. Önüne geleni alıp götüren, götürüp erkenden Azrail’e teslim eden bir kırgınmış.
Öyle bir kırgınmış ki, ortalığı silip süpürmüş, nice insanlar yok olup gitmiş. Ne Kaftanoğlu’nun anası babası kardaşları kalmış, ne korumacıları, ne bekçileri kalmış, ne uşağı hizmetçisi, ne hanımları kalmış, ne konağındaki cariyeleri.
Ölenler öldükleri gibi ortalık yerde kalmışlar, yaban ellerinden insanlar gelmiş, hepsini sevabına kaldırıp sonsuz uykularının döşeklerine bırakmış, toprağa vermişler.
Arkalarından kurtlar kuşlar, börtü böcekler gözyaşı döküp demişler:
Yıkılmış Berda’nın peğleri kalmış
Dünyada beterin beteri varmış
Ağla, dövün, yalvar neye yarar
Berda diye boş bir efsane kalmış
diye ağıtlar geçmişler.
Geride başka ne mi kalmış Kaftanoğlu’ndan?
Türkmenin çağrısına uyup kalkmış, cenklere gitmiş. O, Derbend savaşında hele öyle bir hallere girmiş, öyle gözüpek, yılmaz ve yırtıcı bir Kaftanoğlu olmuş ki; o Kaftanoğlu’na asıl Kaftanoğlu derim ben sana!
O sırada kimi Gürcüler taifesi, yememiş içmemiş Berda’yı baskınlamış, çoluk çocuk, kadın erkek, genç yaşlı demeyip topunu kılıçtan geçirmiş.
Bunlar yetmezmiş gibi Kaftanoğlu’nun pek sevdiği karısı Badısaba’yı da sallasırt İstanbul’a kaçırmaktan geri durmamışlar.
Kaftanoğlu “Hangi kaya daha sertse, ben de gider, başımı ona vururum” demiş, yollara atmış kendini sonra; gitmiş, gitmiş gitmiş, İstanbul’a varıp padişahın huzuruna çıkmış, demiş; bizim ellerde durum bu bu bu...
Padişahsa ününü duyar, Kaftanoğlu’nu yakından tanımaz etmez, her şeye karşılık adından bile az buçuk çekinir durmaz mıymış? Tanımadan etmeden yarım yamalak kulakla dinlemez tez buyurmuş, zindanlara attırmış onu...
Zindancı bakmış, zindana yeni atılan çok iyi yüzlü, çok temiz, çok soylu biri. Sormuş, “Sen kimsin, kimlerdensin, nice buradasın?” diye.
Kaftanoğlu almış sazı eline, demiş:
Atlarım var Gökcivar’da,
Nahırlarım var çevre yanda
Oğul uşak dalar taşar
Askerim var kalalarda
Ben derbentte yarim evde
Kefereler kaçırtmışlar
Badisaba’m şimdi nerde
Ararım onu her yerde
Kaftanoğlu derler bana
Çar köşenin sahibiyim
Beyler ağalar katında
Köroğlu’nun şahbazıyım
Zindancı bunları duyar duymaz doğru padişaha koşmuş, olanı biteni anlatmış. Padişah hemen buyurmuş:
“Tez çıkarın onu zindandan, tez getirin karşıma!”
Ama padişah bile padişahlığına karşılık, Kaftanoğlu’nun derdine bir çare bulamamış. Kaftanoğlu da başını alıp derdimi unuturum, unutur avunurum diyerek Frengistan’a gitmek üzere padişahtan izin istemesine istemiş, fakat padişah oralılardan olmamış. Kaftanoğlu bilmem kaçıncı kezde de yine olmazı olduramamış, her gittiği yerden Badısaba’sız eli boş geri gelmiş.
Badısaba’mı kaçırdılar
Aklım fikrim uçurdum
Nideyim yar, ah nideyim
Alıp başımı gideyim
Padişah bile naçare
Ölüme var mı bir çare
Nideyim ah yar nideyim
Alıp başımı gideyim.
Kaftanoğlu derler bana
Ahir ömrümü alsana
Nideyim ah yar nideyim
Alıp başımı gideyim
Sonunda padişahtan gitmesine izin çıkmış. Berda’ya gelir o da. Yörenin tümüyle o ölümcül hastalıktan kırılıp geçildiğine tanık olmuş kendi gözleriyle.
Bu durum karşısında diz çöküp Yaradan’a canını alması için yalvar yakar olmuş...
Ansızın gökten bir ses gelmiş, “Var git Arabistan’a ey Kaftanoğlu, git ve bu hayrının hayrını gör, hayrını bul.”
Ondan sonra bu sesin verdiği buyruğa uymuş, yollara düşmüş, gitmiş gitmiş, gitmiş gitmiş, gitmiş gitmiş; dursuz duraksız, aç susuz, tok karnına çok karnına, dere tepe diye diye, arpa buğday biçe biçe, pınarlardan soğuk sular içe içe gitmiş de gitmiş, gitmiş de babam gitmiş...
Evet, rastlantı bu ya, ben de bir ara görmüştüm Kaftanoğlu’nu; tutmuş yolu hâlâ gittim, hâlâ gidiyorumdu... Üstelik muradına ermeden, bizi kerevetine çıkarmadan...
Tabii, Kaftanoğlu eremeyince muradına, biz de çıkamadık kerevetine, ne yapalım?
|