| Şavkar Altınel’in
Hayat ve Yazı Yolculuğu*
|
| |
|
Şavkar Altınel’in Güneydeki Ülke: Avustralya’da Bir Yolculuk (1996; YKY, 2006) adlı kitabının ilk sayfasında epigram olarak şu yazılıdır; “Yaşım ilerlemişti; yazı takımını alıp uzun bir yolculuğa çıktım.” (Kenzo, Bir Samurayın Anıları)
Bu epigram “bir yaş dönemi kitabını” elimde tuttuğumu açıklamıştı. İlk sayfalarda uzak kıtaya doğru başlayan yolculuğunda, nerden öğrendiğini çıkaramadığı türküden iki cümlenin diline dolandığını yazar: “Gökte uçan tayyare, / Selam söyle o yare.”
Havaalanında binlerce yolcunun yol aldığı o yerde kendisine, bir aidiyetlik yüklemek istercesine doğduğu ülkenin türküsünden esinlenir. Yapacağı uzun yolculuğun başlangıcında “selam söyle” deyimi ve “yar” sözcüğüne sığınır. Bir anlamda kendine güven kalkanı oluşturmuştur.
Singapur’u ilk gördüğünde şunları yazar: “…yapışkan bir sıcak yıllardır görmediği bir sevdiğini karşılıyormuşçasına beni kucaklıyor.”
Bir sokaktan bir başkasına rastgele dolaşır kenti. Gözlemlerini aktarırken veya bir yapıyı tanımlarken duyguları yalındır. Örneğin Sultan Camii;
“Sultan Camii bir on, on beş dakika kadar sonra karşıma çıkıyor. Sivri tepeli pencereleri, soğan biçimindeki sarı kubbeleri ve sur dişlerini andıran girintili çıkıntılı süsleriyle belki çirkin değil, ama kesinlikle rahatsız edici bir yanı var.”
Şehrin cami betimlemesinde; caminin girintileri “sur dişlerine” kubbeleri de “soğan” biçimine benzetir. Gizli bir aidiyet duygusunun simgesel izleri onunladır. “Yalnızlık” veya “yalnızlık duygusunu” derin ve acı bir biçimde hissettirmez. Caminin betimlemesinde ele aldığı kelimeler gibi düşsel yolculuklar kısa ve vurucu sözcüklerle anlatılır.
Yazdığı cümlelerden yola çıkarsak aradığı, görmeyi arzuladığı farklılıktır. Paris-Singapur arası 12 saat uçmuştur. Ve ek olarak kendisinin de belirttiği gibi dokuz saatlik bir uçuş süresi daha vardır. Yaşadığı adada, Avrupa’da daha doğru bir ifadeyle batıda gördüklerinden farklı yapı veya yapılarla karşılaşmak ister. İçindeki yaşsal değişimi mimaride de yakalamaktır amacı. Değişimi hissetme duygusu, simgesel olarak onu karşılayan binaya, havaalanına yansımaktadır. Avustralya’ya vardığında yazılan bu ilk paragraf bu gezinin, yolculuğun değişim amacıyla olduğunu vurgulamaktadır. Bu değişim sadece coğrafya üzerinde değil, bir insanın varoşlunu belirleyen “yaş” sözcüğüyle de bağlantılıdır.
Devam eder; “Ama değişik olan bir bakıma tam da içimdeki bu artık her yerden, her şeyden uzak olma duygusu.” Değişikliği bulma arzusu yazarın duyarlılığıyla buluşur. “Her yerden her şeyden uzak olma”.
Yazarın, kıtanın anakara olarak meydana gelişini anlattığı satırlarda ise özelikle vurgulamak istediği “göç” tür. Bir anlamda kendinle kıtayı özdeşleştirmektedir. Bir kıta ve bir insan… Aidiyetsizlik alt sesinde toprak, kara parçasında buluşmaktadır.
İlk önce ayak bastığı toprağı anlatır, okuyucuyu bilgilendirir. Devamında kendinle gittiği yer arasında bağlantı kurar, yolculuğunun nedenlerini yine gördüğü yerle açıklar. “Göç” olgusu sadece bir yerden bir yere gitmek midir?
Yolculuğa çıkışın ana nedeni; bir anlamda yalnız kalmak, kendinle hesaplaşmak, bambaşka coğrafyada geçmiş ve geleceği arasında bağ kurmaktır. Adelaide’deki son saatlerini yazdığı sayfalarda bunu daha iyi anlarız. “Bumerang” ve “kanguru” sözcüklerinin Aborigine lehçelerinden İngilizce aracılığıyla dünya dillerine geçtiğini anlatır. Devamında şunları ekler; “ama beni ilgilendiren bu linguistik konular değil,” diyerek paragrafın bitiminde gerçek duygularını yazar; “Avustralya’ya ve uzun bir yolculuk gibi yaşadığım hayatımın geçtiği başka yerlere bir gün bir şekilde dönebileceğime inanmak istiyorum”.
Dönüş duygusu; zamana ve mekâna… O kadar uzağa gidilse de “geçmiş zamana- gençliğe özlem” yakasını bırakmamıştır. Bir gün bir şekilde bu yerlere dönebileceğine kendini inandırmak ister.
Güney’deki Ülke’nin bir gezi kitabı olduğu kadar bir kırk yaş kitabı olduğunu ilk sayfasındaki epigram gibi son sayfalarda aktardığı duygularıyla daha net anlarız; “saat kırkı geçiyor: Kendi ekvatorumun altında, hayatımın güney yarım küresinde, suların tersine aktığı yerdeyim. Gençken reddettiğim şeyleri şimdi arıyor ve zamanın yönünü değiştirip beni geri götürmesini istiyorum; ama tabii istediğime kavuşmam olanaksız.”
Bütün bu sözler “arayış”ı vurgular. Evet, gezme eylemi başlı başına bir arayış olur. Hem kendi gençliğini ve geçen o zaman dilimlerini, hem de gezme eylemi içerisinde bu arayışı gerçekleştirme... Bir anlamda okyanusun ortasında Moby Dick’i arayan kaptan Ahab’ın öyküsü onun öyküsü oluverir. Peşine düşülen beyaz balina bir simgedir. Kaptan Ahab gibi okyanusun ortasında yer alan bu adada yazar, “beyaz balinanın yani geçmiş zaman çağlarının”; İstanbul’da geçen çocukluğunun, annesiyle gittiği eski Beyoğlu dükkânlarının, Amerika’daki gençliğinin ve İskoçya’daki yıllarının peşine düşer.
Yapılan yolculuk yaşam ve ölüm temasının bel kemiğini oluşturur. Yaşam, kendi geçmişini aramanın; ölüm ise; gelecekteki bekleyişi temsil eder. Gelecekte kapıyı çalacak olan ölüme bir anlamda kaçmıyorum, gitsem de, yaşdönümlerimde yolculuklar olsa da, yaşam ve ölümün iç içeliğini kabullendiğini vurgulayarak hayat ve yazı yolculuğunu dinginliğe teslim eder.
On beş gün boyunca okyanusun ortasındaki bu adayı/kıtayı otobüs ile bir boydan bir boya geçerek dolaşır. Büyük şehirlerin, çölün ortasında kurulu küçük kasabalardan geçerken yabancı olduğu doğayla kendi yabancılığını örtüştürür. Bu örtüştürmede aradığı, yaşantısının ilk bölümü, İstanbul’da geçen çocukluğudur. Annesiyle gittiği Beyoğlu’nun lavanta kokan yarı loş dükkânlarını, gezdiği kıtada sıradan alışveriş yaptığı dükkânlar çağrıştırmıştır… Neden, çocukluk ve İstanbul? diye ister istemez kendimize sorarız. Bulacağımız cevap sorunun içinde gizlidir. Çocukluk, hayatının masum geçen ilk yarısıdır. Yazarın çocukluğu, bir anlamda yitik zaman düşleridir. Ailenin bireyi olarak hatırladığı tek insan anne, hangi yaşta olunursa olsun yaşadığımız sürece, nerede olursak olalım hatıramızdan hiç çıkmayan kişi olarak hep bizimledir. Buradan Nâzım Hikmet’in unutamadığımız o dizeleri geliverir aklımıza: “Ancak ölümle unutulur / Anamızın yüzüyle, / Şehrimizin yüzü”.
Bir Kavşak:
Kvangvamun Kavşağı
Kvangvamun Kavşağı (YKY, 2004) adlı gezi kitabı ise Altınel’in, hayatla olan bağlantısını sorgulamak için yapılır. Kendisini köksüz, bir yere ait olmadığını yoğun şekilde hisseder, kendi sesini şiirlerinden çok gezi kitaplarında bulduğunu söyler. Aslında sığındığı, kök saldığı liman edebiyattır.
İskoçya’da yaşadığı yıllarda ise, Waterstone kitabevinin Edinburg’ta şubesinin açılışı için yaptığı gezi yazısı yarışmasına katılır. Şavkar Altınel’in İstanbul’u anlatan “Bütün Mevsimlerin Şehri” yazısı yarışmayı kazanır. 1960 ve 1970’li yılların başında yaşadığı şehri, tarihi yapıların gölgesinde son gelişindeki izleriyle anlatır. Denizle buluşan tepelerin üzerine kurulu şehrin hâlâ güzel olduğunu vurgular. İstanbul’un Yunan, Roma, Bizans ve Osmanlı gibi çeşitli kültürlere kapısını açarak, içine çektiğini yazar. Tıpkı İstanbul şehri gibi yazısında da farklı kültürler buluşur. Anadolu yakasındaki tepelerde kalın bir kar tabakası uzanırken, sular cam yeşilliğinde parlar. Selimiye Kışlası’nda hatırladığı savaş yıllarının hemşiresi Florence Nightingale olur. Ayakkabılarını eline alıp, altı minareli Mavi cami olarak bilinen Sultan Ahmet Camii’ne girer. Ve devamında Hipodrom Meydanı, Dikilitaş, Ayasofya ve Osmanlı Sultanlarının yaşadığı Topkapı Sarayı’na gider. Yazısında Boğaziçi’ni ve Altın Boynuz’u-Haliç’i de unutmaz. Bir İstanbul (şehir) monografisidir yazdığı. Nâzım Hikmet’in dizelerinde olduğu gibi şehrinin yüzünü unutmadığını açıkça gösterir.
Kitaplarında gittiği ülkelere, o ülke kentlerine yansıması vardır. Alt sesinde yarı-otobiyografik roman bakış açısı da yakalamamız mümkündür. Bunu, kitaba adını veren Kvangvamun Kavşağı adlı bölümde daha net olarak görebiliriz. Kavşak sözcüğünden iz sürersek, tıpkı hayat gibi uzayıp giden yolların kesişip birleştiği yerdir. Ve kavşaktan ayrılanarak tekrar yollara düşülür, varılan yer ise; Altınel Müzesi’dir…
Kvangvamun Kavşağı adlı gezi kitabının ilk sayfalarında şunları okuruz; “Helsinki’de deniz donmuştu. Boş bir hafta sonum olduğu ve zaten hep bir yerlere gitmeye hazır olduğum için gelmeye karar verdiğim şehre ayak bastığım andan beri yağan karın altında limanda bir iki gemi bağlıydı..
Hep bir yerlere gitmeye hazır olmak, bir mekânı benimsememek veya sevmemekten mi kaynaklanır? Sanmıyorum. Başka bir ülkede, bir şehirde kaybolmak, o kayboluşluğun içinde kendin olmak, gezerken kendini aramakta yatmaktadır. Yazar, gezilere çıktığında bir anlamda yolculuklarda kendini tanımaktadır. Onun gezi arkadaşı içindeki ben”dir. Onu tanımak, onu keşfetmektir bu yolculuklara çıkış nedeni. Ve bu yüzden de yalnız gezmek ister gittiği şehrin sokaklarını, limanını, müzesini…
Hong Kong limanına girerken yol arkadaşının sorduğu sorular için şunları yazar, “ben de hayatımın anlatmak istediğim kadarını anlattım.” Yazar, kitaplarında da okuyucuya, kendi istediği kadarının bilinmesine izin verir. Bir anlamda yakaladığı “giz” ve “hükmetme” duygusudur. Giz sürükleyici bir unsur olarak karşımıza çıkarken, hükmetme yazma eylemini gerçekleştirmesindendir.
“Kvangvamun Kavşağı” adlı bölümde ise, “sonra bir kitapta, Seul’ün görülmeye değer yerlerinden birinin Kvangvamun Kavşağı olduğunun söylenebileceği, çünkü şehirdeki bütün Dörtyol ağızları içinde bir tek burada bir araya gelen dört yolun her birinin ayrı bir ada sahip olduğunu okumuş ve böyle bir durumun ilginç görünebileceği kadar kimliksiz ve özelliksiz bir yerde olmanın belli bir özgürlük duygusuna yol açabileceğini düşünmüştüm” diye yazar.
İlginçtir. Kimliksiz ve özelliksiz bir yerde belli bir özgürlük duygusu içinde olmak. Sıradanlığı mı yakalamak istemektedir? Farklı adlarda gelen caddelerin kesiştiği yer yazara, farklı ülkelerden gelip aynı yerde yaşayan ya da yaşamak zorunda olan insanları mı çağrıştırmaktadır? Bu farklı kimlikler arasında yaşamak insana nasıl bir özgürlük duygusu vermektedir? Bu özgürlük duygusunu hissetmek, bir yerde yaşamak için bir araya gelen insanların göçmen veya gönüllü sürgün olmasından mı kaynaklanmaktadır? Göç etmek, yolculuklara çıkmak, bir başka yere yaşamak için gitmek doğduğumuz topraklara, kendimize dışardan bakmamızı sağlayan ana nedenlerden biridir.
İrlanda edebiyatının ünlü yazarı James Joyce’u İrlanda’dan uzaklaştıran nedenlerden biri de özgür olmak ve yazmak değil midir? Kalsaydı o da biliyordu ki İrlanda halkını ve o kültürü ortaya çıkaran düşünüş ve davranış birliğini, oradaki dar ve sıkıcı yaşamı, gelenekleri, muhafazakârlığı ve kendini yazamayacaktı. Paris ve Trieste’de çektiği tüm parasal sıkıntılara rağmen dönmedi, dönmek istemedi. İrlanda’ya dışarıdan bakmaktı onu mutlu eden.
Şavkar Altınel’in gezilere çıkmasının ve bu gezi izlenimlerini kitaplaştırmasındaki ana neden; kendine ve yaşadığı dünyaya dışarıdan bakmaktır. O yolculuk imgesi altında geçmişi, yaşadıklarını ve farklı yerlerde yaşayan tanımadığı insanların yaşam biçimlerine tanık olmak, bir anlamda onların yaşadığı fakat kendi yaşamadığı hayata dışarıdan bakmak, izlemek ve bütün bunları edebi bakış açısını yakalayarak yazmak ve kendi saplantılarıyla hesaplaşmaktır… Gezilerinin yapılış amacı; yaşamın zorluklarını, ait olma ya da olmama duygusunu hafifletmek, bütün bunlara ek, hayatın neresinde olduğunu (yaş/sene) kavramaktır. “Yaş” vurgusu yazar için önemlidir.
Altınel’in tek başına çıktığı bu yolculuklar bana, James Joyce’un 1902 yılında Lady Gregory’ye yazdığı mektuptaki bir cümleyi hatırlattı; “Bir başka ülkeye tek başıma ve arkadaşsız gidiyorum.” Elbette otuz, kırk, elli ve daha ileri yaşlar sadece yaş almaktır. Her insan ürettiği sürece gençtir, yaş dönümleri bir rakam olmaktan öte bir anlam taşımaz. Yalnız yazarın vurgulamak istediği delikanlılık/gençlik çağında, insanın önüne gelecek hayatlar için sunulan seçim şansıdır. Yaşantımızı bu seçimler üzerine inşa ederiz. Ve belirli bir zaman diliminden sonra artık hayatımızdaki dikey yükselme yerini yatay gelişmeye bırakır. Bütün bu hesaplaşmalar sonucunda yazdıklarına bakarsak duygu çıkmazı bir anlamda sonlanmıştır. “Artık hiçbir yerde gerçek anlamda köklerimin kalmadığını, hiçbir yerin ‘evim’ olmadığını bu yolculuklarda her zamankinden de daha yoğun bir şekilde fark etmiştim. Önceki akşam sarhoşken sandığımın aksine, kaybettiğim bir şeyi arıyor da değildim. Elimde yalnızca birkaç gençlik ve çocukluk anım ve kelimelerden aldığım garip zevk vardı. Bunlara bir zırh gibi bürünmüş, amaçsızca dünyada dolaşıyorum. Her yolun ayrı bir ad taşıdığı ama hepsinin eşit derecede yabancı olduğu Kvangvamun Kavşağı’ndaki özelliksiz kaplumbağa bendim.”
Gezinin sonunda varmak istediği noktaya varmış görünür. “özelliksiz” ve “kaplumbağa” iki sözün peşine düşersek, neden sorusunu sorarız kendimize. Evet, “özelliksiz” çünkü tüm insanlar gibi ölümlü olmak, yapmak istediklerimiz elimizden kayıp gidince onu bulmak için yollara düşmekten kaynaklanan bir yakıştırma. Kendinle hesaplaşmada kullanılan sözcük biraz da kendini yaralamak için acımasızdır. Kaplumbağa ise, sırtına yüklediği evinin/ kabuğunun içinde her bir köşede yeni bir ev, yaşam kurmaz mı? Evi, yurtsuzluktur. Yazar ise, herhangi bir yerde evi olmadığı duygusunu yaşamaktadır. Gittiği her yerde evini kurabilir. Dört duvar ve çatı ile örtülü mekânın içinde yaşamak evi olmak mıdır? Yazar, esas tutunmak istediği şeyi aslında bulmuş ve tutunmuştur. Bu da “Türkçe”dir. Çocuk denecek yaşta öğrendiği İngilizceyi ana lisanı gibi bilmektedir. Türkiye’de bir Amerikan okulunda okur. Üniversiteyi Amerika’da, Akademik kariyerini Birleşik Krallık’ta tamamlamış ve yurt dışında yaşamaktadır. Oysa terk etmediği, gittiği her yere taşıdığı evi Türk dilidir. Şiirlerini Türkçe yazar gezi kitaplarını da. Kimse yazara dil konusunda bir zorlama getirmemiştir. Kendi seçimidir sığındığı ev, ana dili Türkçesidir.
Kitabın sonunda, yolculuk ateşi onun için ısı vermeyen donuk, mavi bir aleve dönüşmüştür. Pasaportunda yer alan kırmızı, mavi yuvarlak kimi zaman da kare basılan giriş çıkış damgaları aslında geçmiş zaman izleridir.
Yazarın, iki gezi kitabı sonunda “aidiyet” ve “kendinle hesaplaşması” bir anlamda yerini dinginliğe bırakır. Yazar ve şairlerin kendinle hesaplaşmasının bittiğini hiç sanmam. Yaşanmış süreçlikten öte, bir müzede duran eşyaya benzettiği hayatının/hayatların, kendine ait kısmını zamanla yine çekip alacaktır. Bir başka yaşdönüm gezisinde ya da bir başka kitabında, şiirinde farklı bir konuyu seçerek yaşadığı sürece kendinle hesaplaşmasını sürdürmeye devam edecektir. Belki konu yansıtılarak başka sözcüklerin altından karşımıza çıkacaktır ya da yolculuklara çıkılmadan bulunduğu yerden içsel yolculuklara çıkılarak yazılacaktır. Geoffrey Chauser’in Cantebury Masalları’nda yazdığı gibi, uzun hac yolculuğuna katılanların birbirlerine anlattıkları kendi öyküleridir. Uzun yolculuklara çıksak bile hep kendi yaşantımızın sınırları içinde değil miyiz?
Şavkar Altınel gezi, roman, yarı otobiyografi gibi farklı edebi türleri bir başlık altında toplayarak yazmıştır. Edebiyatımızda değişik okumalara açık “gezi edebiyatı” türünü oluşturmuştur. Benim kitaplarında en çok sevdiğim taraf ise; bir anda siz de yazar gibi dünyaya dışarıdan bakarsınız. O uzak kıtadaki insanların günlük yaşantısı aslında sizin günlük yaşantınızdır. Oysa siz kitabı okurken ilkönce bu duygunun uzağına düşersiniz, sonra bakarsınız ki; aslında kavşakta duran özelliksiz kaplumbağa oluvermişiniz.
* KIBATEK (Kıbrıs Balkanlar Avrasya Türk Edebiyatları Kurumu) 26-29 Mart 2006 Gezi Edebiyatı Sempozyumu’nda bu yazının genişletilmiş şekli –şiir kitapları incelemeleriyle– bildiri olarak sunuldu.
|