Ölmüş Yazarın Masasını Karıştıran Biri Var

Nida Nevra Savcıoğlu


Sizden birkaç dakikalığına belki de biraz keyif kaçırıcı bir konu üzerinde düşünmenizi, önemle rica edeceğim. Eğer bir yazarsanız, sorulacak soruya cevap vermenizin sırası geldiğine kanaat getirebilir, bu çekingen giriş cümlesini yok sayabilirsiniz. Şayet değilseniz, kendinizi bir yazarın veya iyi bir okurun yerine koymaktan; bir roman kahramanıyla özdeşleşmekten daha ağır bir yük taşımayacağınızı şimdiden söylemeliyim. “Kendini başkasının yerine koyma” deneyimini yaşamanızın, konumuza büyük katkıları olacağını siz de ileriki sayılarda daha da iyi görme imkânı bulacaksınız. Bu sayıdan itibaren soruşturmaya başlayacağımız konuyu, çalışmanın bu ilk aşamasında Abdullah Uçman, Nüket Esen, Fatih Andı ve Selahattin Özpalabıyıklar’a sorduğumuz soruların neler olduğunu belirterek açmaya çalışacağım. Bu soruların bir kısmını sizlere de sorduğumu varsayarak, şimdiden “kendini başkasının yerine koyma” deneyimine başlayabilirsiniz.
Ölümlerinin ardından yazarlara ait mektupların, hâtıraların ve henüz okuyucu önüne çıkmamış metinlerinin yayımlanmak üzere düzenlenmesinde nasıl bir yöntemi benimsiyorsunuz? Metinleri nasıl seçiyor, nelere dikkat ediyorsunuz? Bu tarz çalışmalarda ortaya çıkan ahlâkî problemler var mı? Yazarın yayımlamaya değer bulmadığı metinleri yayımlamak, mirasçıları izin verse dahi yazarın haklarını ihlal etmek anlamına geliyor mu? Yapılmış çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Hangi koşullarda ve hangi yöntemlerle bu tarz çalışmalar yapılabilir, içlerinden en doğru yöntem sizce hangisidir? Temel prosedürlerden bahseder misiniz?
Elbette soruşturma boyunca sizin de bir akademisyen, editör, yayıncı ve bir okur olarak düşünmenizin de sırası ister istemez gelecek. Kimileri bu oyundan sonra çekmecelerini temizleyecek, yakınlarını tembihleyecek; kimileri bir vasiyet metni kaleme almaya başlayacak ya da konu umurunda bile olmayacak.
Diyelim ki siz bir yazarsınız. Beklenmedik ölümünüz biz okurlarınızı yazmakta olduğunuz ve yazacaklarınızdan mahrum bıraktı. Size karşı merak, hayranlık ve özlem duyuyoruz. Bugün o ne derdi, ne yazardı demekten kendimizi alamıyoruz. Elimizde yazdıklarınızdan ve hakkınızda yazılanlardan başka hiçbir şey yok. Sizinle edebi bir yakınlık kuran ya da düşüncelerinizi çürütmeye çalışan; yapıtlarınızı inceleyen, edebiyat tarihindeki yerinizi belirginleştirmeyi hedefleyen, ancak her ne olursa olsun sizi daha iyi anlamak ve anlatmak isteyen ciddi araştırmacılar, sıradan hevesli okurlar, meraklılar var. “Kimlerden etkilendiniz?” sorusuna sizin adınızla cevap verecek günümüz yazarlarını da unutmamalı…
Bir yazarsınız ve şunu biliyoruz ki yazdıklarınız kendi isteğinizle yayımlanmış kitaplarınızdan ibaret değil. Mutlaka karalamalarınız, günlükleriniz, mektuplarınız var. Bazılarını çoktan yırtıp attınız, bazılarını atmaya kıyamadınız ama paylaşmaya da değer bulmadınız. Yazı masanıza kimse oturmadı, çekmecelerinizi kimse karıştırmadı siz hayattayken. Bir yazarsınız ama mutlaka yazarlık sıfatıyla aktardığınız düşüncelerden fazlası var sizde. Belki de boyun eğmiş, gönül indirmiş, kalp kırmış, bilir bilmez konuşmuşluğunuz, üstelik bunları da belgelemişliğiniz var zamanında. Olgunluk dönemlerinizde altına imzanızı atmayı reddettiğiniz bize göre kıymetli, size göre müsveddelerden ibaret geçmişiniz... Taslaklarınız, başlayıp bitirmedikleriniz, özel hayatınızın bilinmeyen taraflarını açık ettiğiniz yazışmalarınız… Bugün hepsine derli toplu halde, tüm kitapçılardan erişilebiliyor. Henüz bitmedi, bir kötü haberimiz daha var: Eseriniz sadeleştirildi!
Bu konuyu içinden çıkılmaz hale getiren şey aslında “edebiyat tarihi”nin kendisi. O yüzden “bütün bunlara ne diyorsunuz?” sorusunu size yöneltmeden önce bir küçük hatırlatma daha yapmalıyım. Kitaplarınızı düzenleyen kişiler aynı zamanda birer okur ve edebiyat tarihine yapacakları katkıları düşünmek onları heyecanlandırıyor. Aslında okur yanları deli gibi, yazdığınız her şeyi görmek istiyor. Bir karar vermek zorunda kalıyorlar. Sonuçta, verdikleri karar ne olursa olsun birileri yaralanıyor, bir şeyleri zedeliyorlar sanki. Yayımlamamalıyım dedikleri anda ister istemez edebiyat tarihinden bir şeyler kaçırdıklarını düşünüyorlar. Yayımlama kararı verdiklerinde itibarınızın zedelenebileceğini, yapmak istemediğiniz bir şeye sizi zorladıklarını göz ardı edemiyorlar.
Bir yazar olduğunuzu düşündüğünüz gibi, metne serinkanlılıkla yaklaşabilen iyi, ortalama, hatta vasat bir okur olduğunuzu da düşünmeniz gerekebilir. Bir yazarın ölümünden sonra, daha önce yayımlanmamış metinlerini gün ışığına çıkaran araştırmacı, akademisyen ya da editörün yerine düşünürken yükünüz bir parça hafifleyecek. Konuyla ilgili çalışmalar yapmış, kendi prensiplerini belirlemiş isimler, düşüncelerini burada, bizlerle paylaşacak. Önümüzdeki sayılarda görüş bildiren birçok değerli yazar, editör, araştırmacı ve yayıncıların bu sayfalarda fikir belirtmiş olduğunu göreceksiniz.
Amacımız, bu tarz çalışmalarda takip edilen yollardan okuyucuyu haberdar etmek, çıkabilecek ahlâki problemlerin neler olabileceği üzerinde durmak; yazarın diline, üslubuna müdahale etmek konusunda genel prensipleri kavramak ve “soru-cevap”larla bu araştırmayı uzun soluklu hale getirerek, konunun gündemde tutulmasını ümit etmek. Soruşturmanın ilk aşamasında tecrübelerini ve kıymetli görüşlerini bizlerle paylaşan Abdullah Uçman, Fatih Andı, Nüket Esen ve Selahattin Özpalabıyıklar’la çıktığımız yolun, konuyla ilgili tereddütleri ortadan kaldıracak yerlere, kişilere açılmasını umut ediyoruz. İlerleyen sayılarda konuyla ilgili görüş bildirmek isteyen hatta gelecekte dikkate alınması amacıyla bir mektup bırakmak isteyen yazarlarımız da olacaktır kuşkusuz.
1982’de Rıza Tevfik’in şiir, sanat ve kültür anlayışı üzerine hazırladığı doktora çalışmasını tamamlayan; Rıza Tevfik’in Şiirleri ve Edebî Makaleleri Üzerine Bir Araştırma (Kitabevi, 2004) gibi pek çok önemli çalışmada imzası bulunan, 1985 yılından beri Mimar Sinan Üniversitesi Edebiyat Bölümü’nde ders vermeyi sürdüren Prof. Abdullah Uçman bu sayımızda görüşlerine yer vereceğimiz ilk isim oldu.


Abdullah Uçman
Türk edebiyatının tanınmış şahsiyetlerinin günümüze intikal eden hâtıra, mektup veya yayımlanmamış metinleri, öncelikle o kişilerin Türk edebiyatı tarihinde işgal ettiği yere göre elbette farklı bir değere sahiptir. Bir örnek vermek gerekirse meselâ Florinalı Nâzım’ın veya Ali Ekrem’in yayımlanmamış bir şiiriyle Ahmet Hâşim’in, Âsaf Hâlet Çelebi’nin veya Tanpınar’ın bir şiiri; ya da İbrahim Temo’nun bir mektubuyla Refî Cevad Ulunay’ın bir mektubu arasında, mektup sahiplerinin kimlikleri dolayısıyla elbette önemli bir farklılık söz konusudur. Böyle bir durumda tabii mektubun muhtevası da önem taşır. Bazan öyle metinlerle karşılaşırsınız ki, bu metin edebiyat tarihinin pek iyi bilinmeyen bir meselesini veya müphem kalmış bir olayı açığa çıkarabilir. Bu durumda metni yazandan çok, elbette içindeki bilgiler doğru ise, metnin muhtevası öne çıkar.
Ben şahsen bugüne kadar yayımladığım bu tarz metinlerde bu gibi ayrıntılara dikkat etmeye çalıştım. Ancak bu metinleri yayımlarken mutlaka dikkat edilmesi gereken bazı noktalar var:
1. Her şeyden önce metin doğru okunmalıdır. Son zamanlarda eski harfleri tanıma dışında 3-5 kelime Osmanlıca bildiğini zanneden birçok insan boylarından büyük işlere kalkışıyor. Eski harfleri bilmek ayrı bir şey, o yazıyla ortaya konulan ve zamanla elde edilen kültürel altyapıya dayalı metinleri anlamak ise çok ayrı bir şey. Tokatlıyan Lokantası’nın Tokatlı bir Ermeni tarafından kurulduğunu bilmezseniz, bunu pekâlâ Tokatlayan diye okursunuz; bu da tabii yanlış olur. Biz maalesef genel olarak yazmaya, not tutmaya pek alışık bir millet olmadığımız için, eski devirler bir yana, yakın geçmişimizle ilgili birçok şeyi bilmiyoruz. Cenab Şahabeddin 1920’lerde yazdığı bir yazısında “Zevk-i Selîm Lokantası” diye İstanbul’da ilk defa batı müziği eşliğinde yemek servisi yapılan bir lokantadan bahsediyor; bakmadığım yer, sormadığım kişi kalmadı; bu lokanta nerededir, kim işletiyor, ne zaman açılmış, ne zaman kapanmış henüz bir bilgi edinemedim;
2. Metin doğru okunduktan sonra, bugünün okuyucusunun bilmediği veya bilemeyeceği konularda bilenler tarafından mutlaka açıklamalar yapılması gerekir;
3. Uzun zamandır yayın hayatımızda “sadeleştirme” diye salgın bir hastalık var; sadeleştirme bana göre bir eseri katletmektir; yazarın söylemediği veya düşünmediği bir şeyi ona zorla söyletmeye kalkışmaktır. Siz metni bir defa doğru olarak ortaya koyun, doğru şekilde hazırlayın, gereken açıklamaları yapın; konuya ilgi duyanlar onu anlarlar veya anlamaya çalışırlar, sizin onu anlaşılsın diye ayrıca sadeleştirmenize gerek yoktur. Benim için ve benim gibi bu işin içinde olanlar için doğrudan doğruya Nâmık Kemal’in kaleminden çıkan metin önemlidir; ben bu metni tadına vara vara okur, anlayamadığım yerleri lügate bakarak anlamaya çalışırım. Bu metni siz sadeleştirseniz de, cicili bicili şekilde süsleyerek bassanız da edebiyata veya Nâmık Kemal’e ilgi duymayan birine bu eseri asla okutamazsınız.
Ayrıca bir de üslûp diye bir mesele var. Sadeleştirilmiş bir metinden, meselâ Hâlid Ziya veya Tanpınar gibi bir üslûp ustasının üslûp özelliklerini nasıl fark edeceksiniz!
Bugün hayatta olmayan yazarların yayımlanmamış metinlerinin gün ışığına çıkarılması, yukarıda da ifade etmeye çalıştığım gibi, bana doğrudan doğruya metinle ilgili bir mesele gibi geliyor. Bu durumla ilgili birkaç örnek hatırlamak gerekirse; meselâ Nâmık Kemal’in, Recâizâde Ekrem’in retorik kitabı üzerine Tâlim-i Edebiyat Üzerine Bir Risale adıyla kaleme aldığı müsveddesi yıllar sonra terekesinden çıkmış, yanılmıyorsam 1950 yılında yayımlanmış ve Türk edebiyatının 1880’li yıllarına ait birçok meselesine ışık tutmuştur. Aynı şekilde Fevziye Abdullah Tansel’in bıkıp usanmadan yıllarca çalışıp dört büyük cilt hâlinde yayımladığı Nâmık Kemal’in Mektupları da, gerek yazarın kişisel dünyasını, gerekse devrin edebî, sosyal ve siyasal olayları karşısındaki tavrını ortaya koyması bakımından son derece önemlidir ve kültür tarihimize büyük bir katkı sağlamıştır.
Herhangi bir yazarın hayatta iken yayımlamaya değer bulmadığı eserleri olabileceği gibi, yayımlama imkânı bulamadığı eserleri de olabilir; dolayısıyla bunların her hâlükârda yayımlanması da edebiyat tarihimiz açısından bence bir kazançtır. Meselâ yeni Türk şiirinin en önemli isimlerinden Cenab Şahabeddin, hayatı boyunca yazdığı şiirlerini bir kitap bütünlüğü içinde yayımlayamamıştır. Yıllar sonra kızı Şivezat Erez’in Mehmet Kaplan hocaya verdiği müsveddeleri üzerinde benim de dahil olduğum Yeni Türk Edebiyatı Kürsüsü mensupları yıllarca çalışmak suretiyle bunlar büyük bir kitap hâlinde yayımlandı ve bir şair olarak Cenab Şahabeddin böylece ortaya çıktı.
Meselâ A. H. Tanpınar’ın o kadar çok yazmak istediği halde yazamadığı 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi’nin ikinci cildinin müsveddeleri bir yerden çıksa, bu bizi sevindirmez mi! Ya da bütün edebiyat tarihlerinde ve ansiklopedilerde sözü edilen, ancak henüz izine dahi rastlanmayan Şinasi’nin lügatinin müsveddeleri bir yerlerde bulunsa, nasıl olur!
Bence, belki devir dolayısıyla yayımlanamayan bir kısım şeyler, artık bugün devir değiştiği için pekâlâ yayımlanabilmeli. Bir yazar bir şey yazmışsa ve bunları ölmeden önce imha etmemişse, bunları yayımlamak niyetindedir ve bence bunlar hiçbir etik kaygı güdülmeden yayımlanmalıdır.
Ülkemizde Kültür ve Turizm Bakanlığı adıyla bir kurum var, ama bakanlık turizmi kültürden daha önemli olduğu için bu işlerle pek uğraşamıyor. Bizde de batı ülkelerinde olduğu gibi ülkenin kültürel mirası meselesine bir kurumun sahip çıkması gerekir. Bir Sultanahmet Camii ya da Tophane Çeşmesi nasıl kültürel bir miras ise, Tevfik Fikret’in mektupları da, Cenab Şahabeddin’in el yazısıyla şiir müsveddeleri de, Ahmed Hâşim’in bir fotoğrafı da bir kültürel mirastır ve bir kurumun bunlara sahip çıkması gerekir.
Bugün bu tür şeyler özel ellerde bulunuyor ve bunların sahipleri de çoğu zaman bunları ne yapacaklarını bilmiyorlar; bizim tereke veya müsvedde dediğimiz bu tür kültürel malzeme de zaman zaman değer bilmez ellerde kaybolup gidiyor, yağmalanıyor veya büyük paralarla yurtdışına kaçırılıyor. Bunun için en kısa zamanda bu işlerle ilgilenecek bir kurum teşekkül etmesi gerekir. Bundan birkaç yıl önce Turgut Çeviker, Yapı Kredi Yayınları bünyesinde böyle kurumun altyapısı için bazı hazırlıklar yapıyordu, ama bugüne kadar bundan herhangi bir şey çıkmadı; sonucu ne oldu bilmiyorum. Özel ellerde bulunan bu tür malzeme böyle bir kurum bünyesinde muhafaza edilmeli, sonra da belli birtakım esaslar dahilinde yayımlanmalıdır.
Şu anda bir talebemin eline tesadüfen geçmiş, II. Meşrutiyet’in Meclis-i Mebusan reisi ve Jöntürkler’in lideri Ahmed Rıza Bey’in kız kardeşi Selma Rıza’nın mektupları var; ne yapacağını bilmiyor. Benim elimde Rıza Tevfik’in terekesinden çıkan yüzlerce mektup, belge ve müsvedde var; benim tek başıma bunları değil yayıma hazırlamak, okumam bile mümkün değil. Yukarıda sözünü ettiğim ve herkesin itimadını kazanmış bir kurum olsa, elimdekileri seve seve oraya veririm.
Bu işlerde galiba bir de hukuki mesele var: Benim elimde yayıma hazır durumda Refik Halid’in sürgünden Rıza Tevfik’e gönderdiği altmış kadar mektup mevcut. Ben bunları yayımlarsam, Refik Halid’in vârisleri hak iddia edebilir mi edemez mi? Bazı hukukçulara göre evet, bazılarına göre hayır; işin bu yönünü bilmiyorum. İkincisi, bu mektuplarda 1920’li yılların genel havası içinde Türkiye’deki rejimle ve bazı siyasî kişilerle ilgili eleştiriler var; bugün bunlar suç teşkil eder mi, etmez mi? Bazılarına göre eder, bazılarına göre etmez; bunu da bilmiyorum ve bundan dolayı da bu mektupların yayımı ister istemez gecikiyor. Bunları sansüre tâbi tutarak yayımlamak da metnin orijinalliğini bozacağı için böyle bir yayın düşünmüyorum. Geçtiğimiz yıl Rıza Tevfik’in, yıllardır aranan Serâb-ı Ömrüm de dahil diğer şiirleriyle birlikte “Bütün Şiirleri”ni bir tür tenkitli basım suretiyle bir kitap hâlinde yayımladım; ancak sözünü ettiğim kaygılar dolayısıyla, onun yıllardır konuşulan, bazılarının ezbere okuduğu ve elimde müsveddesi bulunan meşhur “Sultan Hamîd’in Ruhâniyetinden İstimdat” adlı şiirini bu kitaba dahil edemedim.
Şöyle bir geriye doğru dönüp baktığımızda gerek edebiyat, gerekse kültür tarihimiz açısından gerçekten zengin diyebileceğimiz bu tarz bir yayın faaliyetiyle karşılaşıyoruz. Yukarıda belirtmeye çalıştığım gibi, bu tarz metinlerin rastgele değil de, belli bir sistem dahilinde, işin erbâbı tarafından hazırlanması ve yayımlanması daha yararlı olur kanaatindeyim.


<<geri dön

Ana Sayfa