Sait Faik’in 100. doğum yıldönümünde onunla ilgili yapılabilecekler içinden bir şey seçmek kolay değildi. Ben de A’dan Z’ye hazırlayayım, pek çok şey bir arada olsun,
diye düşündüm. Çok şeyi bir araya getirmek düşüncesiyle hazırladığım bu çalışmada, Sait Faik’le ilgili az bilinenleri ortaya çıkarmayı amaçladım. Bu nedenle, aslında yazılabilecek daha fazla madde başı varken, onları bilerek dışarıda bıraktım.
Bu çalışmada, üç tür kaynak kullandım: İlki, Sait Faik’in eserleri, mektupları ve röportajları; –bunlardan yaptığım alıntıları metinde italik olarak gösterdim– ikincisi, Sait Faik’in arkadaşlarıyla yaptığım röportajlar ve üçüncüsü Sait Faik hakkında yazılanlar. –Bunların adlarını metnin içinde belirtim; ancak ayrıntılarını sondaki kaynakçada vermeyi tercih ettim.–
ABASIYANIK
Aile “Abasızoğulları” olarak anılagelmiş, Soyadı Kanunu çıktığında Sait Faik’in isteği üzerine “Abasıyanık” soyadı olarak kabul edilmiştir.
Türk edebiyatında adıyla tanınan yazarlardan biridir Sait Faik, onun adı söylendiğinde sanki soyadına ihtiyaç yoktur. Ancak bu durum, kimi karışıklıklara yol açtığı için Sait Faik’in sıkça başını ağrıtmıştır. Sait Faik, Yaşar Nabi’ye gönderdiği 6 Mayıs 1936 tarihli mektupta bu durumdan şöyle şikâyet etmektedir:
“Sonra benim soyadımı Necip Fazıl Bey, Adalı koymuş. Belki güzel bir ad, fakat aile ismimizi soyadı aldığımız için siz şayet koyarsanız Sait Faik Abasıyanık deyiniz.”
(Karganı Bağışla, s. 62)
ADAPAZARI İDADİSİ
Sait Faik’in orta öğreniminin bir kısmını gördüğü okul. Abasıyanık Ailesi, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra İstanbul’a göç edince Sait Faik iki yıl okuduğu bu okuldan ayrılarak İstanbul Erkek Lisesi’ne devam etmiştir.
AĞAOĞLU, SAMET
1940’lı yıllarda Sait Faik’le arkadaş olmuş ve arkadaşlıkları Sait Faik’in ömrü boyunca sürmüştür. Ağaoğlu, İstanbul’a geldiği zamanlarda mutlaka Sait Faik’i görüp onunla vakit geçirirmiş. Sait Faik, Samet Ağaoğlu’na gönderdiği 19 Aralık 1950 tarihli mektubunda, hastalığı nedeniyle yurtdışına gideceğini ve dövize ihtiyacı olduğunu yazmıştı; yine bu mektubunda pasaportuna “muharrir” yazdıramadığından da söz etmektedir. 2 Mart 1951’de Paris’ten yazdığı mektubunda da hastalığından ve tedavi sürecinden uzun uzun söz etmiş, Samet Ağaoğlu’nun kendisine temin ettiği döviz için de ayrıca teşekkür etmiştir.
ALEKSANDRA
“Aşkla alay etti” dediği Aleksandra, Sait Faik’in büyük aşkıdır. Esmer, orta boylu, kıvırcık saçlı, yüz hatları sertçe bir kadındır. Amcası razı olmadığı için evlenemediği Aleksandra’nın kendisini sevdiğine bir türlü inanamayan Sait Faik, bir arkadaşıyla söz birliği ederek Aleksandra’ya bir oyun oynamış: Arkadaşı, bir akşam Sait’ten gizli Aleksandra ile buluşmak isteyecek ve o, bu teklifi kabul ederse Sait Faik, Aleksandra’nın kendisini sevmediğini anlayacakmış. Neler olup bittiğini bilmeyen Aleksandra, bu teklifi kabul etmiş. Bunu duyan Sait Faik, o kadar sinirlenmiş ki Ada’da oldukları bir gün Aleksandra’nın üzerine yürümüş.
Bu olaydan sonra bir daha hiç görüşmemişler ama Sait Faik, Aleksandra’yı hiç unutmamış, unutmaya çalıştıkça, yaşadığı yere gitmiş, sokağında dolaşmış, gördüğü her yüzde onu aramış:
BİR MASA
Bize bir masa ayır Yanakimu
Aleksandram’la benim için
Bir masa
Üstü çiçeksiz
Örtüsü gazeteden
Şarabı aşktan
Hem hülyadan
Aleksandra’m mızıka çalsın
Siyaha çalar parmaklarıyla
Güftesi bayağı şarkılar
Adi havalar
Meyhane acı zeytinyağı koksun
Sen hoşnut ol Yanakimu
Yıllar sonra bir kez, bir dişçi muayenehanesinde karşılaşmışlar ama birbirlerine tek söz etmemişler.
ALEMDAĞ’DA VAR BİR YILAN
Sait Faik’in ölümünden çok kısa bir zaman önce yayımlanan son kitabı. Varlık Yayınları tarafından 1954’te yayımlanan kitabın adı ilk baskıda Alemdağında Var Bir Yılan’dır. Ancak Sait Faik, kitabın Alemdağ’da Var Bir Yılan olmasını istemiş, bunu Yaşar Nabi’ye telefonla bildirdiği için ortaya çıkan bu yanlışı Yaşar Nabi, sonraki baskıda düzeltmiş.
ANNE
Sait Faik’in annesi Makbule Hanım, Adapazarı’nın ileri gelenlerinden Hacı Rıza Efendi’nin kızıdır. 22 Ocak 1963’te vefat etmiştir. Sait Faik ile annesi arasında hep çok özel bir bağ olmuştur. Ada’dan uzakta olduğu zamanlarda, bir an evvel Ada’ya ve annesine dönmek ister ve bunun için her tür çabayı gösterirmiş. Bedri Rahmi ile Kaşıkadası’na balık tutmaya gittikleri bir günün akşamında fırtına patlamış, Ada’ya dönmek mümkün değilmiş; ancak Sait Faik, annesinin kendisini merak edeceğini söyleyerek yanındakileri ikna etmiş ve sabaha karşı güç bela adaya dönmüşler; eve doğru yaklaşırlarken bir de bakmışlar ki Makbule Hanım, pencerede Sait Faik’i bekliyor.
Melih Cevdet, bir gün Sait Faik’e “Eskiden Fransa’da sanatçıları koruyan zengin kadınlar varmış, şimdi nerde!” diye takılıyormuş. Sait Faik anında yanıt vermiş: “Benim için öyle bir kadın var: Annem!”
Makbule Hanım, 1955 yılından itibaren “Sait Faik Hikâye Armağı”nın verilmesini sağlamış, onun ölümünden sonra da bu ödül, Sait Faik’in vasiyetinde kitaplarının basım hakkını bıraktığı Darüşşafaka Cemiyeti tarafından verilmeye devam etmiştir.
AŞK
“Ben aşka dair konuşmamalıyım; yalnızlık kuyuma taş düşmemeli.”
“Bir Aşk Hikâyesi”nden
BABA
Sait Faik’in babası Mehmet Faik, Adapazarı’nda kahve işleten Sait Ağa’nın oğludur. İlk olarak tahrirat katipliği yapmış ardından da uzun yıllar boyunca kereste ve ceviz kütüğü alım satımıyla uğraşmıştır. Vakıfhan’da bulunan yazıhanesi, Sait Faik’in zaman zaman uğradığı bir mekân olmakla birlikte, babası, Sait Faik’in ticaretten uzak durmasını hoş karşılamamıştır. Sait Faik, İstanbul Üniversitesi’ndeki öğrenimini yarım bıraktığında, yurtdışında ekonomi okumak istediğini söyleyerek babasını bu yolculuğa ikna etmiştir. Babasına yazdığı kartlardan da anlaşılacağı üzere, baba-oğul arasında hep uzak sayılabilecek bir ilişki varmış. Sait Faik, Grenoble’daki eğitimine 1934 yılında babasının isteği üzerine son vererek Türkiye’ye dönmüştü. Mehmet Faik Bey 29 Ekim 1939’da bronşit nedeniyle vefat etmiştir.
“Babam hasta idi. Babam ne adamdı bilir misiniz? Dağ gibi bir adamdı. Güzel bir adamdı. Mavi gözleri vardı. Demir gibi kolları vardı. Başı dimdik yürürdü. Hassastı. Temiz, çok temiz giyinirdi.”
“Teşekkür”den
BALIKÇILAR
Hayatı boyunca balıkçıları yazan Sait Faik’in son günlerinde şaşırtıcı bir ziyaret gerçekleşmiş Marmara Kliniği’ne. Hastalandığını ve hastanede yattığını duyan Burgazlı balıkçılar “Sait, senin kana ihtiyacın varmış, duyduk hemen geldik” diyerek dalıvermişler odaya. Onları gören Sait Faik çok heyecanlanmış; aralarında hayatı boyunca Ada’dan hiç çıkmamış, asker kaçağı olan Rum bir balıkçı da varmış. Sait Faik, çok etkilenmiş bu ziyaretten. Odadaki diğer ziyaretçilerden Nevzat Üstün, bu durumun Sait Faik’i çok etkilediğini ve bu tür heyecanların ona iyi gelmediğini fark edince çatkapı gelen ziyaretçilere engel olmaya çalışmış ve kapıya “SAİT’İ SEVEN GİRMEZ” yazan bir kâğıt asmış.
BAYSAL, FAİK
Sait’in adaşı. Faik Baysal henüz ortaokul öğrencisiyken tanışmış Sait Faik’le. Hem hemşeri olmaları hem adaş olmaları yakınlaştırmış onları, birbirine.
“Tatillerden birinde –yıl verirsem yanlış olabilir– Ada’ya gittiğim bir akşam, iskelede başında hasır şapkası, elinde oltası ile Sait Faik bana seslenip ‘Adaşım, adaşım, sana bir şey söyleyeceğim. Ben öyküler yazıyorum’ dedi ve Semaver öyküsünü okudu bana. Ben çok beğenince inanmadı başlangıçta; ama sonra ikna oldu. ‘Ben bu öyküleri kitap yapacağım adı ne olsun’ diye düşünüyorum dedi. Ben de “Semaver” olsun dedim. Herhalde söylediğimden etkilenmiş olacak ya da beni ciddiye aldı, kitabın adı Semaver oldu.”
(Faik Baysal’la yaptığım
19 Kasım 2002 tarihli röportajdan)
BEYOĞLU
“Beyoğlu bir âlemdir. Beyoğlu yaşayan cıvıldayan, kaynaşan, rahatlayan, gülen, eğlenen, yalnızlığa çare bulan ışıklı hem şıkır şıkır, hem koku gibi buram buram ışıklı nefis bir caddedir.
Beyoğlusuz bir İstanbul düşünülemez. Beyoğlunu yeren ukalâ yazılarını sakın okumayın. Beyoğlu her şeyiyle övülmeye değer. İnsanlar yarına buradan hızlanır. Uyuyan koca şehrin ortasında iki üç yüz metre içinde geceleri atan bir tek yüreği vardır İstanbulun. Sıkın; Sarıyerde patlak versin. Çıkarın ölüversin.”
“Beyoğlu”ndan
BURGAZ ADASI
Sait Faik Burgazsız, Burgaz Sait Faiksiz düşünülemez. Biri diğerini çağrıştırır her zaman, Burgaz ve Sait Faik, madeni bir paranın iki yüzü ya da bir fotoğrafın arabı ve beyazı… Biri olmadan diğeri hep eksik kalacak artık.
“İşte çocukluğumun ve ilkgençliğimin haritalarındaki adalar beni, sonunda bir gün özlediğim adaya tesadüfen bırakıverdiler. Yaşım orta yaşı bulmuştu ama, nihayet asıl yuvama dönmüştüm. Sanki on dört yaşında sarışın bir oğlanken basıp gitmiştim. Bir motor beni alıp büyük şehirlere götürmüştü. … İşte bitkin, işte yorgun, işte hepsini yitirmiş, gittiğim motorla geri dönmüştüm.”
“Haritada Bir Nokta”dan
BURSA ERKEK LİSESİ
Sait Faik, İstanbul Erkek Lisesi’nden aldığı ceza nedeniyle uzaklaştırılınca “dağın eteğine beyaz minarelerle sarılmış” bu lisede yatılı olarak üç yıl okuyup 1928’de mezun olmuştur. İlk öyküsü “İpekli Mendil”i bu lisedeyken yazmıştır.
CİMCOZ, ADALET
Namı diğer “Fitne Fücur”, Sait Faik’in iyi arkadaşlarından biridir. Maya’ya gittiği akşamlarda eğer oradaysa, kafa kafaya verip onunla uzun uzun sohbet ederlermiş.
...
|