Hüdavendigâr Caddesi, Sirkeci Garı’nın yanından, dosdoğru kentin içine dalar. Çınaraltı Kahvesi’ni, Halk Sineması’nı, Adana Lezzet Kebapçısı’nı geçip, Divan Köşkü’nden köşeyi dolanınca, az ötede ulu bir çınar ağacı görürsünüz. Tramvaya binmişseniz sözgelimi, tramvay bu çınarın önünde keskin bir dönüş yapar ve dik bir yokuşu tırmanarak Sultanahmet Meydanı’nda düzlüğe ulaşır. İşte o köşenin sol yanındaki taş kemerin altından geçtikten sonra yeşil boyalı demir parmaklıklar çıkar karşınıza. Gişeden bilet alırsınız ve serin, ferah bir koruluğa girersiniz. Gülhane Parkı’dır burası.
Deniz ve ağaç serinliklerinin birbirine karıştığı tertemiz hava, Hayvanat Bahçesi’nden gelen kokularla biraz bulanıyorsa da, zararı yok. Güzel gözlü kurtlar, rengârenk papağanlar, şakacı maymunlar, gülünç ayılar çocuklar için görülmedik bir seyirliktir. Parkın içinde kıyıya kadar uzanan yolun iki yanında ulu ağaçlar yükselir. Hepsi görmüş geçirmiş, dünya hallerine ağlayıp gülen birer insan gibidir, gelip geçenleri seyrederler. Gülhane’ye girince bir çadırın içine girmiş gibi olursunuz; gökyüzü görünmez. Etraf loştur, nemlidir.
Sarayburnu’na uzanan o yol boyunca çay bahçeleri, sergi kulübeleri dizilidir. O kulübelerde halılar kilimler, tablolar sergilenir. Akşamları koyu yeşil boyalı bir kulübede Hayali Küçük Ali, kukla ve karagöz oynatır. İbiş’i, Ahçıbaşı Tosun’u, Arap Bacı’yı, Hacı Fışfış’ı, Hacivat’la Karagöz’ü seyrederken gülmekten katılabilirsiniz.
Çay bahçelerinin yayıldığı düzlükten sonra yol dikleşir, yokuş olur. Yokuşun tepesindeki Akvaryum’un girişine akıtma betonla kayalık bir kıyı görünümü verilmiştir, bendeniz bundan biraz ürkerim. Kont Drakula’nın şatosu gibidir. On basamakla aşağı inilir. Karanlık galerideki dizi dizi camekânda çeşit çeşit balık yüzer telaşsız. Hiç kımıldamadan saatlerce bakışabilirsiniz onlarla.
Ama hafta arası günlerde kendi başınıza Parkta dolaşmak tehlikelidir. Tanıdığınız bir amcayı, tanımadığınız bir teyzeyle tenhalarda menhalarda sarmaş dolaş bir halde görebilir, çocuk aklınızla, “Merhaba, Turgut amca,” deyip, adamı rezil edebilirsiniz. Dikkat etmek, akıllı olmak lazımdır yani.
Yokuşu aştıktan sonra yol aşağıya meyillenir, Sarayburnu’na inersiniz. Parkın sonunda, sağ dip tarafta Gotlar Sütunu yükselir göklere, kimselerin dikkatini çekmeden. MÖ 258’de Roma İmparatoru II. Cladius, Trakya’da Gotları yenince buraya bu anıtı dikmiştir. Denize karşı “Fortunae reduci ob devictus Gothos” sözcükleri oyulmuştur tepesine. Taş iyice düzleştiğinden harfler zar zor seçilir. Sütunun önünden aşağıya doğru amfitiyatro biçiminde boş bir alan vardır. Bu alanın aşağıda denize bakan kenarı boyunca on beş yirmi metre derinliğinde bir uçurum uzanır, dibinden de demiryolu geçer. Osmanlı’nın Balkan demiryolu yapımı tasarlanırken, Topkapı Sarayı’nın denizle bağlantısı kesileceği için Sultan Aziz’e danışmışlardır. Ve dahi Sultan, “Tek şimendöfer yapılsın da, isterse sırtımdan geçsin,” demiştir. Bu uçurumun hemen önüne, ellili yılların sonlarında içbükey çeyrek küre biçiminde bir konser sahnesi inşa edilir.
Ellilerde İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı, eski İttihatçı, Ordinaryüs Profesör Doktor Fahrettin Kerim Gökay, Park’ı halk için bir eğlence yerine dönüştürür. Sonra bir yaz Belediye, Kızılay Derneği’yle birlikte toplu bir sünnet düğünü düzenler. Çocukların anneleriyle birlikte otobüsle kent içinde gezdirilmesi, sünnet çocuğuna bir tabak düğün çorbası ve etli pilav ikramı, “kesim” ve “Büyük Konser”: Hepsi yirmi beş lira. Tabii, “fakirlik ilmühaberi” isteniyordur muhtardan tasdikli. Bu yirmi beş liranın içinde bir de Gotlar Sütunu’nun önündeki meyilli alanda kurulu, önü açık, dört köşe bir Kızılay çadırı veriyorlardır.
O çadırlardan birine kurulur yatağım. Amanın, işin şakası yok; kesiliyoruz. Elli dokuz yılı olmalı. Buna katliam mı desek? Sıra sıra dizilmiş önlüklü sünnetçiler, önlerinde beyaz sırlı çinko leğenler. Kızkulesi’ne bakan bir iskemleye oturtuluyoruz. Boğaz’dan gelen gemiler Marmara’ya dönüyor... Gün akşam olmuş, hava limonata gibi; Üsküdar, Salacak, Haydarpaşa tarafları muhteşem. Dünya sanki canlı bir fotoğraf. Kirvem, ihtida ettikten sonra Yusuf adını alan genç bir komşu amca. Efen’im, olan oluyor. Acımıyor ama. Azıcık “hadım edilme katharsis’i” yaşıyoruz her müslüman erkek çocuğu gibi ve atlatıyoruz. Bir hafta on gün sonra, henüz sünnet olmamış yaşıtımız oğlanların sünnet yerini görme ısrarlarından kurtulamıyoruz. Hık mık ettikten sonra, teşhirci adamlar gibi sergiliyoruz kendimizi! Doğrusu, biraz da gururla.
Şehzadeler de Gülhane’de sünnet edilirmiş, öyle derler. Halk At Meydanı’nında düğün şenliklerini seyreder, padişahın kesesinden yer içer eğlenirmiş. Sünnet çocuklarına hep şehzadelik yakıştırılmıştır Osmanlı-Türk kültüründe. Padişahlar siyaset gereği evlenmedikleri, bu yüzden de toy düğün mürüvveti göremedikleri için, kızlarını vezirlere, paşalara nikâhladıklarında, ya da oğullarını sünnet ettirdiklerinde, güçlerini ve cömertliklerini sergilemek için bunları birer fırsat olarak kullanmış, halka kırk gün kırk gece ziyafetler çekmiş, eğlenceler düzenlemişlerdir.
Dokuz yaşındayken çekilmiş sünnet fotoğrafıma bakıyorum. Taksim’deki bir fotoğrafçıda çekilen o sepya resimde, bakınca ne olduğu kestirilemeyen renkler şimdi bile hatırımda. Çok fazla renk olduğu söylenemez ama; kahverengi ince fitilli kadifeden askılı kısa pantalonum, uzun kollu beyaz frenk gömleğim, dizimin altına kadar çıkan beyaz çoraplarım ve kahverengi ayakkabılarım. Başımda sünnet şapkası, eğnimde sünnet kurdelesi, üstünde yaldızlı eski harflerle “maşaallah” yazılı. Annemin üstümden hiç eksik etmediği muskam ve nazar boncuğum çengelli iğneyle omzuma iliştirilmiş. Annem beni bu kıyafetle komşu, akraba ziyaretlerine götürüyor. Bir evin bir oğluyum. Tek çocuk. Diyeceğim, harika bir şeydir sünnet olmak. Herkes sizi sever, iltifat eder. Harçlık, mendil verirler. “Şehzadelik böyle bir şey olmalı,” diye düşünmüşümdür.
Sünnetten bir gün önceki Cuma, Eyüp Sultan türbesine gidiyoruz. Başı şapkalı, göğsü çapraz kurdeleli pek çok sünnet çocuğu görüyorum. Anneleriyle gelmişler benim gibi. Türbenin önünde annem dua ediyor ve yüzüme hafifçe üflüyor. Buna alışığım, her gece yatarken olan bir şey. Sonra avuçlarıyla yüzümü sıvazlıyor. Hacı Leylek de orada o gün. Bacağı kırılmış, zar zor yürüyor çimenlerin içinde. Eyüp çarşısından geçerken, kırmızı boyalı, küçük bir oyuncak testi alıyor annem bana. Testinin bir de düdüğü var. Ama üflemiyorum, önünden geçtiğim mezarlara saygısızlık olmasın diye.
O zamanlar tepesinden yarısına kadar lacivert veya mor boyalara bulanmış “uçan” balonlar satılıyor. Bunlardan bir sürü getiriyorlar bana, sünnet yatağımın başucundaki demirlere bağlıyoruz. Annem, ne hediye istiyorum diye soruyor bana. Tentenin altına kurulu yatağımda yatıyorum o sırada. Keyfim yok. Akvaryumun karşısındaki dükkânda bir zeybek bebeği görmüştüm, onu istiyorum. Mantosunu giyip dediğim yere yollanıyor anacığım. Döndüğünde bana üzüntüyle, o istediğim şeyin beş lira olduğunu, parasının yetmediğini söylüyor. “Boş ver anne,” diyorum, “ben zaten büyüdüm.”
Bütün gece saz, caz, varyete. Sabah aydınlığına kadar. Konser kentin her yanına gerili bez ilanlarla duyurulmuş. İçbükey sahnenin önüne dizili yüzlerce iskemle yetmemiş, ahali çayıra yayılıyor.
Önce mubalağa bir fasloluyor. Müzisyen topluluğu öyle kalabalık ki, sâzendeler ve hânendeler sahneye zor sığıyor. “Şahane Kadın” Sevim Çağlayan, göğüslerini sergileyen şeffaf dekolteyle dev bir midyenin içinden çıkıyor loş ışık altında. Tuvaleti de derin yırtmaçlı. Zeki Müren sahne alıyor geç saatlerde. Henüz gözlüklü bir delikanlıyken bestelediği o en güzel şarkısını, “Gözlerinin içine başka hayal girmesin”i söylemiyor, o duyarlığın modası geçmiş herhalde. Para getirecek şarkılar peşinde, allı pullu ceketler filan giymeye de başlamış merhum. Tok sesli Abdullah Yüce, “Bu ne sevgi ah, bu ne ıstırab,” diye sahneye girince yer yerinden oynuyor.
Celal Şahin çıkıyor sonra; o günlerde moda olan yabancı şarkılara gülünç sözler yakıştırıp akordeonuyla bunları söylüyor. Konserde, “Hey mambo, mambo Italiano” şarkısını “Hey manda, kuyruğu damda” diye söylediğini hatırlıyorum. Böyle çaktırmadan, dışarlıklılarla dalga geçmek pek hoşa gidiyor. Osmanlı’dan kalma bir alışkanlık bu. Herkes keyifli. Dışarlıklılar da. Artık İstanbullu olduklarından onlar da kahkaha atıyorlar. Dümbüllü İsmail, Halide Pişkin ve de Kız Tevfik, ortalığı kırıp geçiren bir ortaoyunu. Bu oyunda da güldürü yine İstanbul dışında doğup büyüyenlerin yanlış anlamalarıyla, budalalıklarıyla kuruluyor. Kuklada, Karagöz’de seyrettiklerime benzediğini düşünüyorum oyunun. Yattığım yerde, İsmail Dümbüllü’nün İbiş gibi, Karagöz gibi konuştuğunu geçiriyorum aklımdan.
Balarısı Ahmet ağız armonikasıyla, “Rast Semai”yi çalıyor.
Ve türküler! Tanrım, İstanbul türkülerle yıkılıyor o gece. İpek şalvarıyla, kocaman beyaz mendiliyle Zehra Bilir “Karabiberim, top şekerim,” türküsüyle çıktığında seyirciler ona eşlik ediyor. Daha sonraları boylu poslu, kaşlı gözlü Muzaffer Akgün hanım efkârlı türküler söylüyor. Anneler, teyzeler ağlıyor. Hafif ateşim var. Canım sıkılıyor. Huysuzlanmak istiyorum, ama o hengâmede naz yapacak kimse yok! Annem bile. Tam, “Nerde benim annem,” diye sızlanacakken, gülünesi türküler söyleyen Şemsi Yastıman çıkıyor, Anadolu’nun şen sesi. Girdiği meslekler hakkında gülünç bir türkü söylüyor. Hangi işe girse, hep bir şeyler oluyor, tutunamıyor... Artık, ne bileyim; kılıç kalkan ekibi, Davulcu Karayılan’ın yerlere yatarak davul çalma gösterisi, şıkır şıkır oryantal dansözler, hokkabazlar... Bu büyük şölen sürerken sünnet yatağımda ne zaman uykuya dalmışım, bilmiyorum.
Gerçek şehzadeler böyle bir şenlik görebilmiş midir? Göremedikleri besbelli, çünkü şenliknamesi bile yazılmamıştır bizim düğünün. Ve de ânınçün, “Sarayburnu, Büyük Sünnet, şehzade miyiz?” denmiştir.
Gün ışırken babamın beni yataktan kaldırıp kucağına almasıyla uyanıyorum. O zamanlar Park’ın denize bakan ucunda, Demirkapı taraflarına açılan bir yan kapı var. Orada bizi bekleyen bir taksiye binip hemen yakındaki evimize gidiyoruz. Tam bir hafta yatıyorum. Annem yataktan çıkmama, ortalıkta dolaşmama izin vermiyor. Sünnetçiler kirveme öyle söylemiş. Ama ben duymadım. Sızlanmalarım işe yaramıyor, yataktan çıkamıyorum. Uçan balonlarımı getirmişler, hepsi tavana dayanmış, ama ipleri elimin altında, canım sıkıldıkça çekiştirip duruyorum.
Uyur uyanık, karşı evin damındaki güvercinleri seyrediyorum bir hafta boyunca. Güvencinlerden çok şey öğreniyorum. Kitaplarda bulamayacağım şeyler. Egemen olmaya çalışanlar, direnenler, kaçanlar, boyun eğenler. Sabahtan akşama kadar radyo dinliyorum, orta dalga İstanbul Radyosu’nu. Anlamını bilmeden, “Ey bût-i nev-edâ” şarkısını ezberliyorum dinleye dinleye. O ağır şarkı pek hoşuma gidiyor, nedense. Koronun ve çalgıların o özgün tınısı büyülüyor belki de. Dokuz yaşındayım. Bir deri bir kemik. İştahsızım. Annemin zorla yemek yedirme fasıllarıyla geçiyor zaman. Özyürek Yayınları’nın çıkardığı masal kitapçıklarım var, onları okuyorum tekrar tekrar. Arada bir, Hayvanat Bahçesi’nden Arslan Kardeş sesleniyor bana. “Harr,” diye cevap veriyorum ona, kendimce. Annem gülüyor incecik sesiyle. “Ordu’nun dereleri aksa yukarı, aksa,” türküsünü söylüyor mutfakta yemek pişirirken.
|