| Haşim, Ay Işığı Netliğinde
|
| |
|
Hepimiz Ahmet Haşim’in adını okul sıralarında iken duyduk, ondan mısralar okuduk. Sonraları bu deneyimi yaşayanlara sık rastlayarak ânı tazelediğimizden, şair hakkında yeterince yazıldığı duygusu bilincimizin arkasında akıp gitti. Bir hakkı yemiş olmayalım; Haşim hakkında yazılanlar şiiri çevresinde net bir algı oluşumu için yetersiz değildir; bu da bizden önceki kuşakların başarısıdır. Sadece Abdülhak Şinasi Hisar’ın yazdıkları bile onun kişiliği ve şiiri hakkında aydınlık bir alanı önümüze açıyor, üstelik neredeyse yaşıt edebiyat adamlarının biribiri hakkında beslediği saygıyı yansıtmasıyla nobran kuşaklara insanlık dersi veriyor. Buradan çıkarılacak ders elbette, şiiri okumakla elde edilecek olanların yerini tutmaz, şiire yabancı kalmaktan doğan boşluğu kapatmaz.
Savaşların toplumsal hareketlere karakter verdiği, Ahmet Haşim’in yaşdaşlarının genç olduğu sıralarda, gazeteciliğin ivedilikle ve ateşler içinde aradığı değer, fikirden başkası değildi. Kısa sürede işe yarayacak ve uygulamaya elverişli fikirlerin peşindeki koşu, gazeteciliği tek başına önemli kılmaya yetmişti. Tevfik Fikret kafa istedi; kafanın oluşumunu özledi. Mehmet Akif, toplumsal çalkantıları sahiplenirken ortaklaşa duyguyu biçimlendirmeye yönelmişti. Ahmet Haşim, ortaklaşa duygunun tarihi zeminindeki derinliğe uzanan Yahya Kemal’le anılabilirdi; öyle de oldu. Batılı anlamdaki şiirde göründüğü şekliyle, tek insanın doğa karşısındaki algısının ortaya çıkması için (aura anlamını da kapsayan) ruh gerekiyordu. O ruh, Ahmet Haşim’de belirdi. Ağaç, göl, gece, ay, lamba, ay ışığı vb. varlık ve oluşlar düşünceye götüren nitelikleriyle şiirde onunla yer aldı. Bu nesneler yardımıyla ifade edilebilir olan ruh, aynı kelimelerde temessül edildi. Şiir, fırtına sonrası tozlara boğulmuş ormanda taze yaprakların belirmesi gibi, uzun ve çok katmanlı tartışmaların arasından süzülerek çıktı.
Akşam Ahmet Haşim’in düşlemidir. Peyzajı dolduran gerçek akşamın düşlemle birlikte gözlenmesi derinlik vericidir. Ahmet Haşim’in asıl ilgisi ışığa ve ışığın sağladığı görünürlük derecesine yönelik olmuştur. Nesne, geceleyin kendisi hakkında düşünmeyi ilham edecek biçimde görünür hale gelir. Bu durumda, hareketi (ortadan kaldırmayan) gizleyen niteliklere sahip bir görme hali yüceltilmiştir. Halihazır gerçekliği silmek, aşmak, gerçekliğin ilk saflığını yakalamak için gereklidir. Onun dünyasında ışığın işlevinin en iyi algılandığı yer, gece oldu. Ortalama zevkin bayağılaştırmasından kaçarak başka bir dünyanın örtüsünü açmak isteyen Haşim, kelimelerin ay ışığındaki özel anlatma gücünü yardıma çağırdı, eşkâl-i hayatı seyrettiğini ve mehtabı okurlar için yere serdiğini söyledi, nesnelerin bayağılıktan arınmış görünümü ile saf şiiri aynı tabloda yakalamak ve o tablodan bize yansıtmak istedi. Saf mayayı arama isteği, Necip Fazıl’da arzuya yapışıp peşinden gitmeye dönüşmüş ve bozulmuşlukların şiddetle reddini içermiştir.
Tanzimat döneminde şairin toplumsal alanda şiddetle görünür olmasına ihtiyaç duyuldu, figür değeri önemsendi; gazetecilik tutkusu bu ihtiyacı destekledi ve ona verilen önemin derecesini artırdı. Edebiyat-ı Cedidenin sadece ağdalı diliyle değil, kavrayış alanıyla da ortaya saldığı muğlaklaşmanın ardından tek insan olarak dünyalılaşmaya doğru bir dönüş oldu. Ahmet Haşim bu dönüşün öncüsüdür. “Ben dünyayı, hem de gördüğüm dünyayı nasıl algılıyorum” cümlesiyle belirtilecek bir merak doğmuştu. Bu meraka karakterini veren ise temelde, batının edebiyat dünyasından geçerek tanınan insan anlayışıdır. Modern dünyanın edebiyatındaki insan karmaşası Haşim üzerinden gelmedi; toplumsal yapı elverişli olduğu zaman onu getirecek dilin yolunu açtı Haşim. Topluca sahiplenilen fikirlerin yanında, tek insanın dünya algısını tanımanın önemi için için duyumsanır olmuştu. Abdülhak Hâmid ve Cenap Şahabeddin’den yola çıkan duygu dünyası, Ahmet Haşim’in eserinde ve öncülüğünde berraklaşmış, Necip Fazıl’da insan unsuruna ağırlık verilmesiyle güçlenmiş ve etkisini günümüze kadar alttan alta sürdürmüştür.
Haşim nesnelerin kontrastını algılamayı sağlayan bir görme biçimine sahipti. Modern şiir geleneğinden süzülmüş bir şiir anlayışını ve müzik formuna benzer ifadelendirişi düzyazı ile de formüle etti. Anlam, biçim, musikî ilişkisi, kitabının önsözü de olan “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” adlı ünlü yazısının temel dokusu durumundadır.
Şiiriyle ve şiir algısını ifade edişiyle Ahmet Haşim 20. yüzyılın başlarındaki yenileşme döneminde merkezi bir yer tutuyor. Modernleşmeyi, pozitivist karakterin dışında görmek istemeyenler, onun bu bütünsel varlığında bir zıtlık buldu. Çünkü batılı tarzda ve insani ölçülerdeki şiir algısını örgüleyen şair, şiirimizin varolan süreçlerine sırtını dönmüş değildi. Batılı tarza, ima ölçüsünde bile itirazı yok; bu tarzın basit propagandacıları ile aynı paralelde olmadı hiç. Tıpkı Yahya Kemal’in toplumsal varoluş süreçlerimize yaslanmasında olduğu gibi, Ahmet Haşim elinin altındakileri iterek değil onları aşarak var olmuştur.
Piyale’nin yayımlanışının üzerinden seksen yıl, şairin ölümünün üzerinden yetmiş yılı aşkın bir süre geçti. Üç kuşaktan beri, tartışmalarda adı akla pek gelmese de, tercihler sorulduğu, yeni şiir dilinin başlangıcına ilişkin görüşlerin gündeme geldiği her zaman Ahmet Haşim’in adı anılmakla kalmaz onun şiirine ve şiir hakkındaki görüşüne dayanmış olanlar ortaya çıkar, söz alır. Kelime savurganlığına kapılanlar, şiirde yapı meselesine kayıtsız kalanlar, etkileyici söz ve eda tutkusunu odağa alanlar bir yana konulursa; Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’in, gizli açık etkisini taşıyan şairler her kuşakta şöyle bir görünmüştür. Modern şiirimizin başlangıç noktasının hangi şairde aranması gerektiği sorulduğunda, Ahmet Haşim’in adını kesin tercih şıkkı (ve model) olarak öne sürenlerin sayısı son yıllarda arttı.
Haşim’in şiiri ve şiir hakkındaki sarih görüşleri şiirimizin 20. yüzyıldaki süreçlerini açıklayıcı önemdedir. Şiire şiir olarak bakan biri, bu alanda ürün vermekte olsun olmasın; doğal bir biçimde, kaynağa, kökene, biçimlenmenin ilk hallerine inmek ihtiyacını duyar. Algı kapılarının ve algının kendisinin ilk biçimlerine, saflığına, bozulmamış halindeki mükemmelliğe duyulan ilgi her kuşaktan kimi şairleri Ahmet Haşim’e götürmüştür. Bu gidişin, şairlere sağladığı ise, edebiyat dünyasında ortaklaşa paylaşılan öğeleri sahiplenerek sosyalleşmek değil, şiirin gereksindiği bireysel tutamakların sahipliğidir.
Ortaya koyduğu görüşlerle hem doğrusal yolda açıklanabilir durumdadır, hem de o görüşlerin açıklamaya yetmediği yönsemelere sahiptir Ahmet Haşim’in şiirleri. Musikînin önemini vurgulayan şairin eserinde resimsel öğenin ağırlık taşımasında ortaya çıkıyor, onun şiirini açıklamanın ek yorumları gerektirdiği. Kulak ve işitme algısına yatkın olan bu şiirde kare kare anlatılacak ölçüde güçlü bir tasvir değeri vardır. Musikî, ritmin ve ölçülülüğün gerçekleşmesi olarak da görünürken şair okura dönerek “zihnimdeki dünyayı sizin gözlerinizin önüne serdim” diyor. Resimsel öğeyi hatırlatıyor böylece. Kışı, baharı, hatta gülüşü ve ağlayışı anlattığı gençlik şiirlerinde bile resim algısı, yol açıcı önemde bir yere sahip olmuştur.
Modern şiirde anlam öğesinin hangi biçimde yer aldığını Türkçede düzyazıyla ifadeye kavuşturduğu gibi, Haşim’in sahip olduğu şiir dili de yenidir. Onun şiirine özgü kelimeler tarihsel durum açısından eskimiş görünebilir; şiirde tuttukları yerin değerleri dolayısıyla yepyenidirler. Çünkü Haşim’in dili eski şairlerden kopya olmadığı gibi, Tanzimat dönemi şairlerinin dilinden büsbütün başkadır. Gecenin, ayın yolculuğunun ve şiiri yüklenen başka değerlerin mitlerden, eski şiirdeki efsanelerden arınmış biçimde, kimi zaman sadece tasvir değeri ile şiirde yer alması onun modernlik algısını veren bir niteliktir. Resim algısıyla birleşen bir arınmışlık vardır bu modernlik algısının ifadeye açılmasında. Bu nitelikleri taşıyarak ve temsil ederek varolmanın ötesine geçip (modernliğini ispat etmenin bir aracı olarak) eskiye hücum etme yoluna düşmemiştir. Öteki şiir algısını karşısına alarak açıklama yapmaya girişmemiş, aynı yolla taraftar toplamaya kalkışmamıştır. Kendine güvenli olmanın ve bu güveni hak edecek yeterlikte bulunmanın doğal ve ne güzel sonuçları oluyor!
Piyale önsözünde eleştiri dozu var; ama bu polemik doğurma amaçlı değil, açıklamayı güçlendirici niteliktedir. Haşim şiire Tanzimat dönemi şairlerinin gözüyle bakmamış, hakkında övgüler düzmediği eski şiirimizi de “şiir değerleriyle” tanımıştır. Kendisinden sonrakiler üzerindeki etkisi aynı biçimde, yani şiir değerleri yoluyla olmuştur. Ahmet Haşim şiirinin izleri; semada adları sayılan yıldızlarınki gibi değil, şairlerin algısındaki sindirilmiş besin, mevcut şiirin dili içindeki gramer gibidir. Bu nedenle tanınması ve ölçülmesi zordur, çünkü onun etkileri, çoğunlukla dolaylı yoldan sürmüştür ve şiir değerleriyle tanınmaya özgü bir perdenin altındadır. Ahmet Haşim şiirinin modern dönem boyunca akıp giden perdeli duruşu, onun eski şiirimiz hakkında az konuşmasında ve son yıllarda Enis Batur’un vurgulu biçimde dikkat çektiği gibi batı şiirini yakından izlemesinde de görülen bir niteliktir.
Haşim hakkında yeterince yazılmıştır, dedik. Farkına varılmayan yeterlilik duygusunun varlığı, bizden önceki kuşakların üstüne düşeni yaptığı anlamına gelir. Tabii ki her kuşağın kendi alımlamasını ve hissiyatını yazmasına engel değildir bu durum. Yazılanların bilgi yumağında toplanması ve bundan dolayı yeterlilik duygusunun yerleşmesi, sonraki kuşakların hissedişlerinin değerini eksiltmez. Daha da ötesi, yazacak şey olmamasının gösterdiği gerçek, bir kuşaktaki hissediş yokluğunun vurgulu bir yoksunluğa dönüşmesi olabilir bile. Bundan sonra yazılacak olanlar edebiyat bilgilerinin taşınması ile yetinmeyip şiir değerinin canlı algılar üzerinde yaşadığının tanıklarını verir ve özgünlüğü oranında, bilgi dağarcığına katkı sağlar. Yazacak şey bulunması her zaman değerlidir, yazma gereksiniminin uyanmayışı, çoğunlukla, doygunluktan doğmaz.
Ahmet Haşim’in algıladığı dünyanın çerçevesini bir başka model üzerinden göstermek istiyorum:
1921 yılında Yahya Kemal’in öncülüğünde bir dergi kurulması tasarlanmış, Dergâh adı verilecek olan dergi ile ilgili bir toplantıda, Haşim tasarlanan dergiye ad olarak “Haşhaş” kelimesini telaffuz edip herkesi şaşırtmıştır. Bu kelimenin uyuşturucuya yaptığı gönderme, 19. yüzyılın akımlarını ve sembolistleri, sürrealistleri, dadaistleri hatırlatıyor. De Quincy’nin Gerard de Nerval’in ünlü eserlerinde görüldüğü üzere haşhaş doğunun ve egzotik dünyaların peşinde koşanları büyülemiştir. Baudelaire’in haşhaş ile ilişkisi ve herkesi büyüleyen şöhreti ortada iken, egzotizm düşkünlüğü o sıralarda haşhaştan ayrı düşünülemez. Afyonun dolaşımdaki dalgası, Yahya Kemal’in şiirine kadar vurmuştur. Ama haşhaşın o günlerin İstanbul’undaki kimi şiir okuruna hatırlattığı düşünülecek bir kelime daha vardır: Beng. Eski şiirimizin dünyasında bulunan ve düpedüz uyuşturucu olan afyon. Afyon’un hammaddesi haşhaş. Ahmet Haşim’in “beng”den yola çıktığını söyleyemeyiz. Yine de dergi adı olarak öne sürülen Haşhaş’ın Ahmet Haşim’in şiiri algıladığı atmosferin doğunun ve batının şiir dünyalarına uzanan direklerinden biri olduğunu düşünmemiz için nedenler var. Yola çıkışı sağlayan ve kelimeye meşruiyetini veren batıdır, ama bilincin altı beng’in gelmesi için yol bularak, doğuyu çaktırmadan yakına çağırır: Haşhaş’ı beng’e gönderip akılda tutarak Haşim’in şiir kitabının adına bir bakalım: Piyâle. Kızıl renkli şarapla dopdolu kadeh. Eski şiirimizde bunun için kullanılan kelimeyle söylersek: Bâdenin kabı, yuvası. Kimi zaman kendisi, yani bâde. Şiirin algılandığı (Doğuyu ve Batıyı içeren saflığa sahip) atmosferin direklerinden birinin de bâde olduğuna bakınca, ortaya çıkan iki temel kelime, Beng ile Bâde’dir. Bu kelimelerin algı dünyasında birleşmiş ve bir kalıp olarak yan yana gelmiş hali bizi Fuzûli’nin eserine gönderiyor: Beng ü Bâde. “İçmişti Fuzûlî bu alevden” diyerek duygudaşlık belirtmiş olan Haşim, kelimelerin gizlice gösterdiği bu yakınlığın dışında kalmadığını açıkça söylemiş bile sayılabilir.
Hayır; iki şairi karşılaştırmaya girmeyeceğim. Ama vaktiyle, bu şairleri okuduğum gençlik günlerinde aklıma takılan bir hususu, yeri geldi, söyleyeyim.
Eski şiirimizin kuruluşuna, Bağdat’tan İstanbul özlemi taşıyarak katılan Fuzûlî’nin algısı ile modern şiirimizin kuruluşuna, Bağdat’tan İstanbul’a gelerek katılan Ahmet Haşim’in algısındaki belirleyici öğelerinden ikisinin (dört yüz elli yıllık bir arayla) birbirine uyması ilgi çekici değil mi? Bu buluşmanın sürpriz değerinden başka bir anlamı var: Modern dünyadaki şiir algısının başka dünyalardaki şiir algısına temas noktaları, ortalıkta dolaşan sıradan bilgilerin gösterdiğinden daha fazla ve daha sürprizlidir. Kelimelerin kendisi birer ayrıntı sayılsa bile, iki dünyanın temas noktaları üretim alanının genişlemesiyle değil, doğrudan doğruya şiirin saflığına yönelindiği zaman belirgin hale geliyor. Bu da şiirin özde ve saf haliyle, zaman dışı oluşunun işareti olsa gerek.
|