“Mehmed Muzaffer Mecmuası” ve “Araba Sevdası” romanını neden Recaizâde Mahmud Ekrem yazdı?

Seval Şahin


Mehmed Muzaffer Mecmuası, Fi 5 Şevval 1304 ve Fi 14 Haziran Rûmî 1303’te (26 Haziran 1887) Saadet gazetesinde (sayı: 752) tefrika edilmeye başlanır.1 Eserin tefrikasında bir süreklilik yoktur. Gazetenin 752-756. sayılarında tefrika aralıksız devam eder, daha sonra araya atlamalar girmiştir. Bundan sonra tefrika, gazetenin 758, 760, 762, 764, 769, 772, 776 ve 784. sayılarında devam etmiş, ancak 784. sayının yayımlandığı Fi 12 Zilkadde 1304 ve Fi 21 Temmuz 1303 (2 Ağustos 1887) yılında tefrika sona ermiştir. Gazetenin Mehmed Muzaffer Mecmuası’nın tefrikasının devam etmediği sayılarında Muallim Naci, Sânihâtü’l-Arab’ın bir kısmını ve bir de ders notlarının bir bölümünü tefrika etmiştir. Mehmed Muzaffer Mecmuası’nın tefrikası sırasında Muallim Naci, daha sonra kitap haline getireceği kısmın 74 sayfasını yayımlamıştır. Üç yıl sonra 1306’da (1890) kitap haline getirildikten sonra ise 90 sayfa daha ilave etmiştir. Fakat kitap da tefrika gibi yarıda kalmıştır.
Mehmed Muzaffer Mecmuası, Muallim Naci tarafından konulmuş bir “ifâde-i mahsûsa” ile başlar. Bu ifadenin altında Fi 27 Nisan 1303 (9 Mayıs 1887) tarihi vardır. Yazar, sahaflardan aldığı kitapların arasından Mehmed Muzaffer Mecmuası’nı bulur. Bu eser, yazarın söylediğine göre şu bölümlerden oluşmaktadır: “Ezhâr-ı Efkâr”, “Ezhâr-ı Efkâr’ın Menşei”, “Ezhâr-ı Efkâr’ın Güşâyişi”. Böylece eser içinde bir eser olduğunu görürüz. Mehmed Muzaffer Mecmuası’nın içindeki eser, “Ezhâr-ı Efkâr’ın Menşei” ve “Ezhâr-ı Efkâr’ın Güşâyişi” olarak iki kısma ayrılmaktadır. Eser, bu eserin ilk kısmı olan “Ezhâr-ı Efkâr’ın Menşei” bölümüyle başlar. Muallim Naci, ifâde-i mahsûsada Mehmed Muzaffer Mecmuası’nı yayımlayan kişi olan Mehmed Muzaffer’in kim olduğunu bilmediğini, fakat eserin her iki bölümünün de aynı kalemden çıktığından emin olduğunu, eserde Mehmed Muzaffer’den başka imza bulunmadığını, fakat bunların Mehmed Muzaffer’i eserin sahibi yapmaya yetmediğini belirtir: “Mehmed Muzaffer kim, “Ezhâr-ı Efkâr”ın müellifi o mu bilmem. Şu kadar var ki imza ile derûn-i kitâbdaki yazıların bir elden çıkma olduğu anlaşılıyor. Fakat bundan Mehmed Muzaffer’in müellif olması lâzım gelmez. Mübeyyiz olabilir. “Sâhib-i mecmua” tabiri de buralarını te’yid ediyor.”2 Naci, eseri yayımlarken özellikle nesir kısımlarında kendisinin esere müdahalede bulunduğunu, bazı açıklamalar ilave ettiğini “ifâde-i mahsûsa”da belirtir. “Kitabın bugünkü sahibi ben olduğumdan böyle bir şart der-miyân etmeğe hakkım vardır sanırım.
Bunun nesir kısmını –bir dereceye kadar tarz-ı kadîm üzere yazılmış olduğu cihetle– tekrar kalemden geçirdiğim, yer yer hâmişler ilave ettiğim dahi ayrıca mülâhazaya şâyândır.
İşte mecmuayı imzâ-yı âcizânem altında neşre cüretim vâki olan bir hizmet-i kalemiyyeden neş’et ediyor. Ne sâhib-i mecmuanın nâmını, ne de kendi hizmetimi heder etmek istedim. Yoksa böyle sahibi meydanda olmayan bir eseri benimsemek güç bir şey değildi.”3
Ezhâr-ı Efkâr’ın Menşei, Şeyh Gâlib’in hayatını anlatan bir eser olarak başlar. Şeyh Gâlib’in ölümü üzerine Surûrî’nin yazmış olduğu bir hiciv Gâlib’i sevenleri çok üzmüştür. Bunların içinde özellikle Gâlib’in babası Reşid Efendinin yakın arkadaşı Vahîd Efendi vardır. Burada hemen Vahîd Efendinin şiir hakkındaki düşüncelerine geçilir. Ona göre bir şiir ağlatmalıdır. Efendi, ağlatan şiirden yanadır. Vahîd Efendi, Gâlib doğduğunda onun için “eser-i aşk” terkibini tarih olarak düşürmüştür. Gâlib’in büyük bir şair olacağını Vahîd Efendi önceden sezer. Bu arada Şeyh Gâlib’ten alıntılar yapılır. Sonra Gâlib, ailesine haber vermeden Konya’daki Mevlevihane’ye gider ve oradan Vahîd Efendinin dergâhın pîrine mektup yazmasıyla İstanbul’daki Yenikapı Mevlevihanesi’ne gelir. Ailesi ve Vahîd Efendi, burada Gâlib’i ziyarete gelirler. Bu arada 60 yaşında olan Vahîd Efendinin bir oğlu dünyaya gelir. Çocuğa Mehmed ismini verirler. Vahîd Efendi, oğlunu Şeyh Gâlib’in dergâhına götürdüğünde Gâlib ona neden bir mahlas vermediğini sorar ve kendisi Gâlib mahlasını verir. Her şey yolunda giderken 1213 senesinde Şeyh Gâlib dünyaya gözlerini yumar ve hane halkı büyük bir yasa boğulur. Bu sırada Mehmed de üç yaşındadır. Vahîd Efendi bunun üzerine oğluna Mehmed Gâlib adını verir. Daha sonra ona Âzâde Gâlib denilmeye başlanacaktır. Yazar tekrar başladığı yere geri döner: Surûrî ile Şeyh Gâlib arasındaki ilişkiye. Surûrî’nin Sünbülzâde Vehbî’nin ölümüne tarih düştüğünden söz eder. Buradan dönemin Fransız tenkitçi Bouileau’ya ve oradan Racine’e geçer, onların biyografilerinin yazılmış olmasına rağmen bizde böyle bir gelenek olmadığına değinir. Dönemlerinde Bouileau ve Racine, Voltaire ile Moliere arasındaki ilişkiden bahseder. Özellikle Bouileau ve Racine’in arasındaki, her ne kadar birbirlerini eleştirseler de karşılıklı saygı ve sevginin kaybedilmemesi konusuna vurgu yapar. Herhalde bunlarla Muallim Naci, döneminde kendisinin tartışmadan edemediği Recaizâde Mahmud Ekrem’e bir gönderme yapmak ister gibidir. Bu arada biz, Naci’nin kendi fikirlerini dile getirmek için yazdığı kısımlarda önce Âzâde Gâlib’i hoca olarak görürüz. Öğrencilerinden biriyle yazdığı bir şiir hakkında konuşurken onun yaptığı tercümeleri ve söylediklerini dinleriz. Bunları bize aktaran Gâlib’in bir başka öğrencisidir. Muhtemelen bu öğrenci de Mehmed Muzaffer’dir. Dolayısıyla kitap aslında, baştan beri Şeyh Gâlib’in değil Âzâde Gâlib’in hikâyesidir. Bir öğrencisinin sevgilinin boyunu Kalipso’ya benzetmek yolunda söylediği şiir üzerine Âzâde Gâlib, herkesin kendi dilinde ortaya koyduğu benzetmelerin arkasında kültürel bir arka plan da olduğunu söyleyerek Fransız, Arap, Fars ve Osmanlı edebiyatından buna örnekler verir. Bu noktada Mehmed Muzaffer, hocasının Alfred de Musset’den çevirdiği bir şiirde salkım söğüdü kullanmış olmasına dikkat çeker, Muallim Naci ise dipnotta yeni şairlerin bundan haberdar olsalardı hemen şiirlerini salkım söğüt ile dolduracaklarını söyler.
Âzâde Gâlib sadece Alfred de Musset’den değil eserin ilk kısımlarında gördüğümüz gibi Bouileau’dan ve sonrasında La Fontaine’den de tercümeler yapmıştır. Bunlar Âzâde Gâlib’in öğrencisi Selim Efendinin defterinde yazılıdır. Zaten Âzâde Gâlib’in yaptıklarının dışındaki Fransızca çeviriler öğrencilerinden Selim Efendi ve Rıfat Efendi tarafından yapılmıştır. Bu noktadan sonra anlatı, Âzâde Gâlib’in öğrencilerinden birinin anlatısına dönüşür. Tanpınar bu anlatıcının Muallim Naci olduğunu söyler. Fakat bizce bu anlatıcı, yukarıda da belirttiğimiz gibi Mehmed Muzaffer’dir. Hemen ardından yeniden, Bouileau’nun bir biyografisinin yazılmış olmasından ama Nefî gibi bir şairin biyografisinin yazılmamış olmasının kötü taraflarından bahseder ve biyografi yazmanın gerekliliği üzerinde durur. Sonra La Fontaine’in bir fıkrasına geçer, ardından bu fıkranın La Fontaine’den çok önce Hüsrev-i Dehlevî’nin mesneviyâtında görüldüğünü belirtir. Sonrasında La Fontaine ile Mevlânâ’nın aynı şeyler üzerinde durduğunu söyler. Şeyh Sadî’nin “Müneccim” fıkrasıyla La Fontaine’in “Kuyuya Düşen Müneccim” meseli üzerinde durur. Tüm bu örneklerle sadece Batı edebiyatının yüceltilmesine karşı çıkar. Sonuçta edebiyatta işlenen konular ortaktır, işleyişler farklıdır. Yeniden Âzâde Gâlib’in hikâyesine döner.
Şeyh Gâlib’in ölümünden sonra, Vahîd Efendi oğlunu sadece Gâlib diye çağırmaya başlamıştır. Buna sonra âzâde eklenmiştir: “Şeyh Gâlib’in irtihâlinden sonra Vahîd Efendi oğlu Mehmed’i Gâlib mahlasıyla yad etmeğe başlamıştır. Hazret-i Şeyh’in Mehmed hakkında ‘İnşallah feyz-i Pîr ile bu gerçekten Gâlib olur’ dediğini unutmamıştı. Leyle-i mâtemde Mehmed’e hitâben ‘Bundan sonra senin ismin Mehmed Gâlib olsun’ demesi de bu hâtıradan neş’et etmişti. Mehmed’in alâikten âzâde olmasını temenni etmesi üzerine Hazret-i Şeyh’in dua buyurduğu dahi hâtır-nişâniydi. Bu cihetle Gâlibe ekseriya Âzâdeyi ilhak ederdi. Muahharen Mehmed’in Âzâde Gâlib unvanıyla şöhret bulması bundan ileri gelmiştir.”4
Gâlib yedi yaşını bitirince okula başlar. Bir taraftan mahalle mektebinde okumakta, bir taraftan da lalası Kanber’den eğitim almaktadır. Fakat onun asıl hocası Kanber’dir. Mahalle mektebindeki hoca, Âzâde Gâlib’i pek tatmin etmez, onu yetersiz bulur. Kanber ona Tuhfe-i Vehbî’yi ezberletir, Hilye-i Hâkânî’nin bazı bölümlerini okur ve ezberletir, Siyer okutur, bir taraftan da bunları farklı yazı türleriyle deftere geçirtir. Bir süre sonra Gâlib, Farsça öğrenmek ister. Babası Vahîd Efendi de bunu olumlu karşılar ve onu Vahyî Efendiye göndermeye karar verirler. Burada Vahyî Efendi, yeni başlayanlara Pend-i Attar, ilerlermiş sınıflarda bulunanlara ise Divân-ı Sâib okutur. Divân-ı Sâib okuyan öğrencilerin en seçkinlerinin başında Sâbir Çelebi ve Ayas Bey gelir: “Sinni otuza karîb olan Sâbir Çelebi ile yirmi iki yirmi üç yaşlarında bulunan Ayas Bey Sâib okuyan gençlerin en mütemeyyizlerinden addolunurdu. Çelebi’ye safvet-i kalbi, Beye cevdet-i zihni medâr-ı temeyyüz olmuştu. ‘Hiç gülmez. Az söyler. Söylerse güldürür’ tarifi ikisine de tatbik olunabilir. Şu kadar var ki biri sâde-dilâne, diğeri şeytanet-kârâne söyler. Birbirleriyle muhâvereleri pek tuhaf olur. İnsan nazra-i ûlâda ikisini hem-hâl zanneder. Fakat dikkatli bakınca Çelebi’nin gözlerinde bir kusur, Beyin gözlerinde ise başka bir nûr görür. Bir de berikinin yüzünde gizli bir tebessüm vardır. Ötekinin çehresi ise ibtisâm istidâdından bütün bütün mahrûm gibi durur.”5 Bu noktadan sonra Sâbir Çelebi ve Ayas Beyin hikâyesi başlar. Sâbir Çelebi kendini asrın en büyük şairlerinden saymaktadır, fakat aslında böyle değildir. Böyle olmadığını bilen yakın arkadaşı Ayas ise onu sürekli övmektedir. Bu nedenle Sâbir Çelebi, Ayas’ı çok sever. Fakat herkes ona Ayas gibi davranmaz. Arkadaşlarıyla beraber bulunduğu bir mecliste Enderunlu Vâsıf Osman’ın bir şarkısı okunur. Orada bulunanlar bu şarkıyı çok beğenirler, fakat Sâbir Çelebi beğenmez. Bunun üzerine ondan bu şarkıya bir nazire söylemesini isterler; o da bunu yapacağını söyler, gece boyunca uğraşır fakat başarılı olamaz. O günden sonra bu arkadaşlarıyla da bir daha görüşemez olur.
Sâbir Çelebi alıngan bir insandır. Kendi büyüklüğünü kabul etmeyen insanlardan ya uzaklaşır ya da uzaklaşmak zorunda kalır. Hoca Neş’et’in öğrencisi olan Sâbir Çelebi, kendisine bir mesele soran hocasına doğru cevap veremeyince, Hoca Neş’et biraz latife eder, Çelebi çok kırılır ve bir daha Hocanın yanına uğramaz. Herhalde ondan sonra Hoca Vahyî’nin sınıfına devam etmiştir. Eserin daha önce edebiyatçıların biyografilerinin yazılması gerekliliği üzerinde durulmasına paralel olarak burada Hoca Vahyî’nin Sâbir Çelebi ve Ayas Beyin bulunduğu sınıfa Sâib’in mükemmel bir biyografisini yazdırdığı söylenir. Hoca Vahyî, Sâib’in atasözü yerine geçen beyitlerini ve mısralarını, açıklamalarıyla birlikte öğrencilerinin defterine yazdırmıştır. Ama onlara Sâib öğretirken, yine de herkese eleştirel bir yaklaşımla bakılması gerektiğini söylemiş ve onun da hatalarını bularak öğrencilerine göstermekten kaçınmamıştır. Çelebi bu duruma çok sinirlenir.
Anlatının bir sonraki bölümü, II. Mahmud’un Kâğıthâne’de görünüşüyle başlar. Buradan Sâbir Çelebi ve Ayas’ın Kâğıthâne’ye gidişine geçilir. Çelebi, orada uzaktan gördüğü iki kadından birini sevdiği kadına benzetir. Tabii bu durum Ayas’ın gözünden kaçmaz. İki gün sonra Çelebi eve döndüğünde sevdiği kadından manzum olarak yazılmış bir aşk mektubu alır. Sevgilisi onu cuma günü Kâğıthâne’de bekleyecektir. Çelebi dayanamaz, hemen gider. Tabiî ne sevgili ne de başka şey vardır. Cuma günü geldiğinde de Kâğıthâne’ye gider ama yine sevgiliden eser yoktur. Bunun üzerine sevgilisine manzum bir cevap yazması için Ayas’a gider. Ayas cevap yazar, fakat cevap da roman da yarıda kalır.
Mehmed Muzaffer Mecmuası, oldukça ilginç bir eser olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu, eserin sınıflandırılmasında ve okunmasında da devam eden bir ilginçliktir. Esere yaklaşımlarda daha çok Şeyh Gâlib, ön plana çıkmıştır. Muallim Naci’nin eserinin 22-23. sayfalarında yayımladığı Şeyh Gâlib’in ağzından yazılmış olan mektuba, birçok araştırmacı tarafından özellikle vurgu yapılmıştır. Saadettin Nüzhet Ergun ile Sedit Yüksel arasında mektubun gerçek olup olmadığına dair bir tartışma yaşanmış, Saadettin Nüzhet, bu mektubun Muallim Naci tarafından yazıldığını söylemiş, Sedit Yüksel ise mektubun gerçek olduğunu savunmuştur.6 Bu mektup, yayımlanan Şeyh Gâlib Divanı’nda da bir vesika olarak kullanılmıştır.7 Dolayısıyla esere Şeyh Gâlib hakkında bir vesika gibi yaklaşılmıştır. Eseri, türler arasında bir yere sokma girişimleri Birol Emil tarafından 1978 yılında İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğrencilerinden Durmuş Ali Deniz’e yaptırılan tezde de devam etmiş: “Gerçi bu küçük kitap, yer yer bir hikâye havası taşır. Fakat, bazı ilave ve istitratlar dışında, burada anlatılan olaylar ve bazı şahıslar tarihî gerçeklere uygundur. Türk, İran ve Fransız şairleri hakkında verilen bilgiler, onların eserlerinden zikirler ve yapılan tercümelerle, bu eser daha ziyade öğretici bir mahiyeti haizdir.8 Ahmet Hamdi Tanpınar ise eseri bir sınıflandırmaya tabi tutmuyormuş gibi görünmesine rağmen bunun daha çok bir roman olarak kabul edilebileceği görüşündedir ve bu esere ilk dikkati çeken de odur: “Mehmed Muzaffer Mecmuası’na gelince bu küçük ve dağınık kitap kadar Muallim Naci’yi anlatan başka bir vesika bulunamaz. Vâkıa onun Şark ile Garp arasında bocalayışını, bu yüzden âdeta bir nevi müvazaada yaşayışını, mizacının kendi üzerinde katlanan büyük hamlelerden ziyade, muayyen iş üzerinde sabırlı çalışmaya müsait olduğunu bütün eseri gösterir. Fakat Mehmed Muzaffer Mecmuası daha ileriye gider ve ondaki esaslı noksanı verir.
Kitabımızda, bu ilk yenilik devrinde hakiki muhayyelenin yokluğundan hemen her şair ve muharrir dolayısıyla bahsettik. İşte Naci’nin hikâye tecrübesi bu noksanın sırrını açar. Filhakika muhayyelenin her şeyden evvel bir içten uygunluk ve bir konstrüksiyon işi olduğunu biz orada açıkça görürüz.
Ezhâr-ı Efkâr, Şeyh Gâlib’in bir biyografik romanı (vurgu bana ait) gibi başlar ve sonra birdenbire büyük şairin baba dostu Vahit Efendi’nin oğlu Azâde Gâlib Efendi’nin, Şeyh Gâlib’in verdiği adla Mehmed’in hikâyesi olur.”9
Biz de Mehmed Muzaffer Mecmuası’nın bir roman denemesi olduğu görüşüne katılıyorum.
Tanpınar şöyle devam ediyor: “(…) Bu kitabın istitratları ile mukaddemesi üzerinde de durmak gerekir. Hikâyenin sahaflardan satın alınan bir mecmuada bulunması, Hurdefuruş muharririne lâyık iyi kullanılmış yerli bir unsurdur. Naci, Frenklerin tabirince, eski kitap karıştırmaktan (bouqiner) hoşlanan adamdı. İstitratlarda ise cemiyetin kısa Garp tecrübesinden kültür ve tarihimize başka gözle bakmasını öğreten bu kitap meraklısı, edebiyatımızın edebiyatını yapmağa çalışır. Onun, Hakanî ve Nailî gibi muayyen şairleri değerlendirdiği, unutulmuş zevkleri tazelediği muhakkaktır. Eski şairler için yazdığı şeyler bu bakımdan üzerinde ısrarla durulması gereken tecrübelerdir. Yalnız, Naci bunları yaparken ileriye gidiyor, yeni mektebin ve düşüncenin artık üzerine bütünüyle dönmesine imkân olmayan Fars ve Arap şiirinden de sık sık bahsediyordu. Haksız olmamak için onun devrinde Frenk şiirinden değilse bile şairlerinden en fazla bahseden adam olduğunu da söyleyelim.”10
Tanpınar’ın tespitinde ilk dikkati çeken “muhayyelenin yokluğu” konusuna Muallim Naci’nin bu eserde yer vermesidir. Gerçekten bütün eserde birlik olarak var olan tek şey budur. Şeyh Gâlib’in hayatıyla ilgili kısımlar, Âzâde Gâlib’in anlatıldığı bölümler, Bouileau ve Nefî, La Fontaine, Hüsrev-i Dehlevî, Mevlânâ, Şeyh Sâdî, Sâib, Hâkânî ile ilgili kısımlarda da ortak olan nokta “muhayyelenin yokluğu” konusudur. Eserin başından itibaren bu konu şiir ile birlikte tartışılır. Eski şiir ile yeni şiiri birleştirecek bir nokta aranmaya çalışılıyor gibidir. Eserin tamamında “muhayyele yokluğuna” bu şiir meselesi eşlik eder. Bu nedenle bütün eser boyunca eski şiir ile yeni şiir yan yana getirilir. Bu yönüyle Mehmed Muzaffer Mecmuası, biraz sonra değineceğimiz Recaizâde Mahmud Ekrem’in Araba Sevdası’nın değil Halid Ziya’nın Mai ve Siyah’ının da ilk halkasını oluşturur. Fakat bu romandaki şiir konusu her seferinde ama klasik üslupla yetişmiş bir hoca olan Âzâde Gâlib, ya da burada görünen bir diğer hoca olan Hoca Vahyî, öğrencilerinin yazdıkları şiirler doğrultusunda eleştirisiyle ortaya konur. Bazen de Sâib gibi şairlerin yazdıkları eserler üzerinden yazılan şiirlere eleştirel bir yaklaşım getirirler ve öğrencilerine eserlere bu şekilde eleştirel bir bakışla yaklaşmaları konusunda öğüt verirler. Bu noktada Muallim Naci’nin eseri, bizi bu eser hakkında Tanpınar’ın ikinci tespiti olan Recaizâde Ekrem ile arasındaki ilişkiye getirir: “Bu hikâyedeki Sâbir Çelebi’nin, Muallim Naci’nin anladığı çizgileriyle Ekrem Bey’i hicv için icatedildiği, onun şahsına doğru kayan bir nevi Felâtun Bey olduğu tahmin edilebilir. Fakat asıl dikkate değer taraf bu son episod’un Ekrem Bey’in Araba Sevdası ile olan mevzu yakınlığıdır. Sâbir Bey’in macerasını andıran bir taraf bulunduğu gibi iki kahraman da birbirlerine çok benzerler.
Bazı teferruatta da takip etmek mümkün olan bu yakınlıklara iyi dikkat edilirse Ekrem Bey’in, Mehmed Muzaffer Mecmuası’nın dağınık ve yüzü eskiye dönük havasında nisbeten geniş hayat tecrübesine ve roman hayatının seviyesine göre iyice değiştirip geliştirdiği, nesline mal ettiği bir hikâye kanaviçesi bulduğu tahmin edilebilir. Bu takdirde Ekrem Bey’in eserindeki Keşfî Bey’in de Ezhâr-ı Efkâr’ın Ayas Bey’inden geleceği aşikârdır. Bu eseri incelerken ileri sürdüğümüz fikirlerle tenakuz halinde bulunmayan, belki doğuş şartlarını biraz daha aydınlatan bu ihtimal doğru ise Ekrem Bey, biraz da kendisine çevrilmiş bir silahı tarafsızlaştırmış demektir. Belki zamanında bu münasebetin üzerinde durulmuştur.”11 Bütün bu şiir üzerine söyledikleri ve muhayyelenin yokluğuyla Mehmed Muzaffer Mecmuası gerçekten Recaizâde Mahmud Ekrem’in Araba Sevdası’nın yazılmasında büyük bir rol oynamıştır. Öyle ki Ekrem’in Araba Sevdası’nda yarattığı Bihruz ile Serveti Fünun şairlerini karikatürize etmesi meselesi de burada başka bir boyuta taşınır. Böylece Araba Sevdası’ndaki bu züppe tipinin bizzat yaratıcısının benzer bir hayata sahip olmasına rağmen neden Ekrem tarafından yaratıldığı konusundaki görüşlere de bir üçüncüsü eklenebilir. Şerif Mardin, bu konuya cevap olarak Ekrem’in Yeni Osmanlılarla arasındaki yakınlığı vermiştir: “(…) Recaizâde gibi edebî inceliğiyle tanınmış bir yazarın nasıl olup da Bihruz karakterini bu denli zevkle ele aldığını anlamak zor oluyor. Recaizâde Ekrem’in gençliğinde, 1860’larda Bihruz Bey’in benzeri tipler ile alay eden Yeni Osmanlılarla yakınlığı hatırlanırsa, durum biraz daha aydınlığa kavuşur.”12 Nurdan Gürbilek ise bunda Ekrem’in kendi hayatının önemli olup, insanın en iyi yazacağı şeyin bizzat kendi tecrübesi olduğunu dile getirmiş ve şöyle devam etmiştir: “(…) Recaizade Ekrem tam da bu yüzden, kendi ‘Bihruz sendromu’na rağmen Tanzimat romanının barındırdığı çatışmaları, etkilenmişliğin yol açtığı melezliği, melezliğin içerdiği dil çıkmazlarını ortaya çıkarabilmişti. Yazarın iç dünyasının da tıpkı Bihruz’unki gibi ‘fabrike edilmiş’ bir iç dünya olabileceğini, yani Tanzimat yazarının kendi zorunlu bovarizmini, kendi kaçınılmaz bihruzluğunu sezdirebilmiş, roman yazma arzusunun da bir ‘araba sevdası’ olduğunu hissettirebilmişti.”13 Buna verilecek üçüncü cevap ise Tanpınar’ın da tespit ettiği gibi Mehmed Muzaffer Mecmuası’nın yazılmış olmasıdır. Romanın son bölümü olan Sâbir Çelebi ve Ayas Beyin hikâyelerinin anlatıldığı kısım gerçekten Araba Sevdası’nın Bihruz’u ve Keşfî Beyi arasındaki ilişkiyle yakınlık gösterir. Burada da Araba Sevdası’nda olduğu gibi sürekli Bihruz’u öven Keşfî Beye karşılık sürekli Sâbir Çelebi’yi öven bir Ayas Bey vardır. Hem Keşfî hem de Ayas, aslında karşılarındaki kişiyi aldatmakta ve onunla alay etmektedirler. Bihruz’un âşık olduğu Periveş Hanım için şiir yazma girişimlerine karşılık burada Sâbir Çelebi, Ayas Beye sevdiği kadın için kendisine yazılan manzum mektuba cevap olarak bir manzume yazdırır, fakat bu şiir de roman ile birlikte yarım kalır. Tüm bu nedenlerden dolayı Araba Sevdası, Mehmed Muzaffer Mecmuası’na karşılık olarak yazılmıştır. Eserin neden yarım kaldığı konusunda herhangi bir bilgiye ulaşamadım.
Mehmed Muzaffer Mecmuası’nda ortaya konulan Sâbir Çelebi tipi, Tanzimat romanının temel sorunlarından biri olan züppe tipine yakınlığıyla da dikkati çeker. Fakat Sâbir Çelebi, bir alafranga züppe değildir. Buna rağmen züppenin kendini beğenmiş, budala ve saf tarafları Sâbir Çelebi’de de vardır ve bütün Tanzimat romanı erkek çocukları gibi Sâbir Çelebi de babasızdır.
Mehmed Muzaffer Mecmuası’nda Muallim Naci, birçok beyitlere, tarih düşürmelere, çevirilere de yer vermiştir. Fakat özellikle çevirilerde adını zikrettiği ve Âzâde Gâlib tarafından yapılan, öğrencilerinden Selim Efendinin defterinde kayıtlı olan çeviriler de aslında kendisine aittir.14 Bu, Tanpınar’ın Muallim Naci’nin eserinde bahsettiği Âzâde Gâlib’i bir nevi hoca gibi tanımış olmasının delili gibi görünebilir. Aslında bu, Naci’nin onu hoca gibi gördüğüne değil de bizzat Âzâde Gâlib üzerinden kendi sesini duyurduğuna ispat olarak kabul edilebilir. Bu noktada yine Tanpınar’ın sözünü ettiği anlamda bu eserin Naci’yi en iyi veren eser olması da anlamlıdır. O dönem aydınının içinde bulunduğu bütün tereddütler ve neyin nasıl olacağı meselesi üzerindeki duruşunda Muallim Naci, neredeyse bütün düşüncelerini olduğu gibi kâğıda geçirmiştir. Bu açıdan da Mehmed Muzaffer Mecmuası dönemindeki aydının muğlak düşünen kafası hakkında önemli ipuçları verir.


Notlar
1 Muallim Naci ve eserleri hakkında kapsamlı bir çalışma için bakınız, Celal Tarakçı, Muallim Nâcî Efendi: Hayatı ve Eserlerinin Tedkiki, Samsun, 1994.
2 age, s. 11-12.
3 Muallim Naci, Mehmed Muzaffer Mecmuası, 1306, s. 12-13.
4 age, s. 75.
5 age, s. 97.
6 Bu konuya ilk dikkati çeken Beşir Ayvazoğlu olmuştur. “Yaşayan Şeyh Gâlib”, Şeyh Gâlib Kitabı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yay., İstanbul, 1995, s. 147.
7 Muhsin Kalkışım, Şeyh Gâlib Divanı, Akçağ Yay., Ankara, 1994.
8 Muallim Naci ve Mehmed Muzaffer Mecmuası, İstanbul Üniversitesi Lisans Tezi, 1978, s. 1. (Söz konusu tezde, muhtemelen daktilo edilirken birçok kaymalar ve atlamalar yapılmış. Ayrıca Farsça kısımların okunuşunda oldukça yanlışlıklar söz konusu. Fransızca kısımlar ise hiç çevrilmemiş.)
9 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Çağlayan Kitabevi (5. baskı), İstanbul, 1988, s. 608.
10 age, s. 609-610.
11 age, s. 609.
12 “Tanzimat’tan Sonra Aşırı Batılılaşma”, Türk Modernleşmesi
(15. baskı), İletişim Yay., İstanbul, 2005, s. 57.
13 “Kadınsılaşma Endişesi”, Kör Ayna-Kayıp Şark, Metis Yay., İstanbul, 2004, s. 73.
14 Bu konuda ayrıntılı bilgi için bakınız, Fevziye Abdullah Tansel, “Muallim Naci ve Tercüme”, Tercüme, cilt: 4, sayı: 22, 19 İkinci Teşrin 1943, s. 238-245.


<<geri dön

Ana Sayfa