Uzaklar ve Ağaç

Refik Algan


Otoyoldan hızla geçen araçların sesine, rüzgârın hafif uğultusuna, yaprakların hışırtısına karışıyor eşimin sesi, “Daha fazla yukarıya çıkma!” diye bağırıyor aşağıdan, “O dal bir kırılırsa, kötü düşersin!”
Gözüme kestirdiğim başka bir dala elimi uzatırken, ben de “Birşey olmaz, merak etme! Bu ağaca tırmanmaya alışık değil miyiz?” diye aşağıya bağırıyorum, “İstersen, sen de gel!”
Bir üst dala iyice tutunduktan sonra da kendimi yukarı çekiyorum ve bir ayağımı yine daha yukarıdaki bir dala atıyorum.
“İn oradan aşağıya! Takım elbisen berbat oldu. Tanıdık birisi görse ne der?” diye üsteliyor.
“Ne diyecek? ‘Koca adam çocuk olmuş!’ der” diye geçiştirmeye çalışırken öteki ayağımı da başka bir dala atıyorum, ama ayakkabımın kaydığını, dalın iyice esnemeye başladığını görür görmez de adımımı hemen geri alıyorum.
“İn oradan aşağıya. Gerçekten korkuyorum!” diye bir daha bağırıyor eşim, “Pantolonunun ütüsü de kalmadı. Boynunda kıravat, ayağında ayakkabı ile ağaca mı çıkılırmış?”
“Kıravatımı çoktan gevşettim” diye gülüyorum, ama güldüğümü aşağıdan o görmüyor. Ellerimle ağacın gövdesine sıkıca sarılırken, bir ayakkabımın topuğunu bastığım dala arkasından dayayıp ayağımdan sıyırıveriyorum. Ayakkabı dalların arasından aşağıya düşüyor.
Eşim aşağıdan “Çıldırdın mı sen? Ne yapıyorsun öyle?” diye aşağıdan seslenirken aynı biçimde öteki ayakkabımı da çıkarıp aşağıya bırakıyorum.
“Gördün mü, ayakkabın dala takıldı! Şimdi ne olacak?” diye büsbütün heyecanlanıyor eşim.
“Korkma!” diyorum, “Ağacı bir salladık mı, ayakkabıları toplarız!” Onu gevşetmeye çalışıyorum, ama endişesi bir türlü yatışmıyor.
“Elbisen yırtılacak, bir yerlerini kıracaksın” diye neredeyse azarlıyor beni.
“Korkma! Bu ağaç bizi çocukluğumuzdan beri tanır. Birşey yapmaz” diye yineliyorum.
“Çoktan unutmuştur bizi” diye karşı koyuyor.
“Unutmaz” diyorum, “O bizi hiç unutmamış. Dün gece rüyama bile girdi.”
“Sen, in aşağıya da burada konuşalım” diyor eşim.
“Az kaldı. Biraz daha bakayım, hemen ineceğim” diyorum.
“Arabayı tehlikeli yere park ettin zaten!” diye uyarıyor beni, “Haydi, gidelim!”
“Uyarı ışıklarını yanık bıraktım, birşey olmaz! Genel müdür olmak, toplantı salonuna ilk adımı atmak daha tehlikeli” diye onu yatıştırmaya çalışıyorum.
“Ne diyorsun? Anlamıyorum” diyor.
Ben de, “Toplantı salonuna ilk adımımı atıyorum” diyorum, “Genel müdür oldum artık. Toplantıya bir ağacın tepesinde giren ilk yönetici olarak...”
Aşağıdan eşim üstelemesini sürdürüyor, “Ağaçla şaka mı olurmuş? Ağacın tepesine toplantı yapmak için mi çıktın?” diyor.
“Evet, birazdan toplantı başlayacak” diyorum, “Şirket stratejimizi yeniden belirleyeceğiz. Rakip şirketler, hedef kitle, müşteri profili...”
“Hiç de gülünç değil. Uzattın artık. Eve gidelim. Yıkan, üstünü başını değiştir” diyor eşim, “Bu akşam davet var, geç kalacağız.”
“Bir dakika!” diyorum, “rakip şirketi göçertmenin planlarını yapıyoruz... Hem ben bir şeye bakıyorum. Buradan görünüyor mu, diye. Ondan sonra hemen ineceğim.”
“Orada apartmanlardan başka ne görebilirsin ki?”
“Luna Park kurulmuş mu, diye bakıyorum” diye yanıtlıyorum, “Çekici tam tepedeyken görebilirsem, Luna Park da gelmiş demektir.”
“O Luna Park’ın kurulduğu alan çoktan dolmamış mıydı?” diyor eşim.
“Bak, hâlâ yerinde duruyor. Çekiç tam tepede durdu şimdi. İçinde de bizim şirket çalışanları var galiba” diyorum, “Hatta ben de aralarındayım. Birden aşağıya iniyor. Hiç kimsenin kılı bile kıpırdamıyor.”
“Biz o çekicin tepesinde nasıl bağrışırdık! Nasıl eğlenirdik!” diyor eşim, “Kaç yıl önceydi acaba?”
“Hayır!” diyorum, “Zaman hiç geçmedi. Hâlâ çocuğuz. Birazdan babam eve gelecek... Annem çoktan çayı demlemiş, ağacın altını sulamış, masayı filan da hazırlamış. Sonra belki mangal bile yakılır bu akşam...”
“O zaman, aşağıya in bak! Yanımda kim var?” diyor eşim.
“Annen gelmiş, benim annem ile ayak üstü birşeyler konuşuyorlardır” diyorum, “Bahçenin üzümlerini ne yapacaklarını...”
“Hem bu ağaç bizim değil mi? O zaman, sen niçin izin almadan tırmanıyorsun buna?” diye çıkışıyor eşim.
Dallara tutuna tutuna aşağıya inerken, bir taraftan da ona lâf yetiştirmeye çalışıyorum.
“Merak etme! İniyorum artık” diyorum ve ekliyorum, “Ama, doğrusunu istersen gerçekte bu ağaç bizim. Sınırı çekerken, siz ağacı da içeri almışsınız.”
“Ama, ağaca sarılan asma da bizim taraftan çıkıyor. Kökü bizde ya!” diyor eşim.
“O doğru” diyorum, “Babam onun için bizi hep ‘Ağacın gölgesi bize yeter, üzümlere siz hiç dokunmayın!’ diye uyarmıyor mu?”
“Annem size de üzüm getirmiş, gel de bir tadına bak” diyor eşim.
“Belki de sabah kahvesine gelmiştir. Biz de belki masanın bir köşesinde ders çalışırız” diyorum ve ekliyorum, “Sen koş, çantalarımızı getir şimdi. Defterlerimizi, kalemlerimizi çıkart!”
“Yaz tatilinde öğleden sonraları bu ağacın altında hikâyeler bile yazmaya çalışırdık, anımsıyor musun?” diye soruyor eşim.
“Anımsamaz olur muyum!” diyorum, “Küçük bir kız, bir erkek ve bir ağacın hikâyesi...” Bunu söylerken de alt dallardan birisine iki elimle birden yapışıp kendimi salllandırmaya başlıyorum. “Ama, sen kenara çekil şimdi! Kendimi birden aşağıya bırakacağım, yanına atlayacağım” diyorum.
“Dikkat et! Aşağıya atlarken, bileğin burkulmasın!” diye uyarıyor eşim.
“Merak etme, yukarıdan atlarken dizlerimin üzerinde yaylanmayı daha unutmadım” diyorum ve bunu söyler söylemez de kendimi onun yanında buluyorum.
Dudaklarıma hemen bir öpücük konduruyor, “Her tarafın berbat oldu!” diyor, “Bu akşama nasıl yetişeceğiz?”
“Daha ilkokulu bile bitirmedik ki!” diyorum, “İlk kez öpüşüyoruz şimdi... Daha akşam üzeri olmadı. Demlik masanın üzerine gelmedi.”
“Evlerimiz, bahçelerimiz bizim mi daha? Burada mı yaşıyoruz? Hayatımız bu ağacın altında geçiyor, değil mi?”
“Anne ve babalarımız daha hep hayatta” diyorum, “Okulu bitirip çalışmaya bile başlamamışız. Daha evlenip çoluk çocuğa bile karışmamışız.”
“Otoyolun buralardan geçmesine çok var daha, değil mi?” diye soruyor eşim.
“Evet, biz daha burada yaşıyoruz” derken, bir taraftan da dala takılı ayakkabımı düşürüp ayağıma geçiriyorum; üstümü başımı silkeliyorum ve ekliyorum, “Daha evlerimiz yıkılmadı; bahçe yerinde duruyor. Otoyolun buradan geçmesine var daha, ama nasılsa bu ağaç sonunda kurtulacak...”
Koluma giriyor ve birlikte otomobile dönüyoruz. “Sen arada bir ağacın tepesine çıkıp ‘Çekiç’e bakacaksın. Ben de aşağıdan sana bakacağım.”
“Çekiç tam tepeye çıktıktan sonra bir an duracak ve aşağı inerken bir bağırış kopacak!...” diyorum.
“Ama, birgün gelecek...” diyor.
“Birgün gelecek” diyorum arabanın kapısını açıp direksiyona otururken, “Biz buradan gideceğiz ve bu ağaç burada tek başına hep bizi bekleyecek.”
“Bu arada bu akşamki daveti de unutmayalım” diyor eşim, “Hemen eve gidip bir duş almalı ve üstünü başını değiştirmelisin. Biraz geç kalsak da olur belki.”
“Hiçbir yere gidemem bu akşam” diyorum, el frenini boşaltıp gaza basarken, “Aradan bunca yıl geçecek ve sonra bir gece, bu ağaç rüyama girecek ve ‘Benim hikâyemi sen hâlâ yazmadın!’ diyecek.”
“Bu akşam hiçbir yere gitmeyelim!” diye yineliyorum, “Evde hafif birşeyler atıştırırız. Sen güzel bir çay demlersin. Sonra da balkona çıkarız. İkimiz birlikte masanın başına oturur, bu ağacın hikâyesini yazarız.”


<<geri dön

Ana Sayfa