| Samuel Beckett Berlin’de Resimlere Bakarken
|
| |
|
Samuel Beckett, 11 Aralık 1936’dan 22 Ocak 1937’ye dek geçen zamanını Berlin’de, bu kentteki eşsiz güzellikteki müzelerin salonlarında gezerek, şehrin sokaklarında uzun gece yürüyüşlerine çıkarak geçirmişti. Yazarın çalışmalarında, dünya görüşünde derin izler bırakan Berlin yolculuğu, burada gördükleri, yazışmaları, tuttuğu günlükler Berlin’deki Literaturhaus’ta, “Obergeschoss still closed. Samuel Beckett in Berlin 1936/37” başlığında açılan ilginç bir sergide gündeme getiriliyordu. Berlin Literaturhaus’da özel bir sunumla Temmuz-Kasım 2006’da gösterilen serginin erdemi, yazarın görsel imgelere olan tutkusunu, resim sevgisini mesafeli bir açıdan ele almasının yanı sıra, “yazılı imge ile çizili imge” arasındaki diyaloğu sorgulamasında yatıyordu.
Tesadüf eseri bulunan günlüklerindeki (“German Diaries” olarak betimlenen bu günceler henüz yayımlanmadığı için serginin bel kemiğini oluşturuyorlardı) notlardan, çizimlerden, iç dökmelerinden anlaşılıyor ki yazar Berlin’de (Hitler iktidarının sesini duyurduğu politik açıdan her an patlamaya hazır bombaların tik taklarının duyumsandığı bir kentte) bir tür “müze tutkunu” olarak resimlere, Önasya medeniyetlerine ait koleksiyonların yer aldığı koleksiyonlara dadanarak, kurgu anlayışında önemli değişiklikleri gündeme getirecek olan “imgeleri” damıtmaya başlıyor. Berlin’deki sergi, yazarın attığı her adımın peşinde ilerlediği için, onun gözlerinden Sanat Tarihi’ne yakınlaştırıyor izleyenleri. Az buçuk Almanca bilmesinin yardımıyla yolunu bulmayı başaran yazar, her gece gördüğü resimleri sınıflandırma yoluna giderek adeta ev ödevi yapan Sanat Tarihi öğrencisi gibi gördüklerini yorumlayarak, “resmin büyülü dünyasında” kendini kaybediyor adeta. Berlin’deki serginin açığa çıkardığı gibi, müze tutkunu genç Sam Beckett. Resimlere bakarken gösterdigi çabayı, yürüyerek şehri keşfetmek için attığı adımlarla birleştirerek kitaplarında sıkça karşımıza çıkan imgeleri “yakalayan” yazar, Berlin’deki izlenimlerini yaşamının sonuna kadar katıklandırarak belki de yürüyen kişinin ayaklarıyla gözleri arasındaki “eşzamanlılığı” imgesel olarak bir araya getirebiliyor. İşte Watt romanında, işte Godot’yu Beklerken’de karşımıza çıkan yürüyen ayaklar temaları. Monty Python’un Ministry of Silky Walks’ini anımsamamak elinizde değil. Berlin sergisi, yürümekle görmek arasında, yürümekle düşünmek arasında olağanüstü bağlar kuran genç yazarın karanlık, umutsuzluklarla, melankoli ve yalnızlıklarla dolu dünyasına götürüyor izleyicileri. Bir yanda resimlerin (İtalyan, Hollanda ustalarının) bir yanda Berlin sokaklarının, parklarının izini süren genç yazarın farklı bir adım temposu var. Yolunu önceden belirleyerek bir çırpıda ilerliyor Sam. Onun adımlarında Charles Baudelaire, Franz Kessel, Walter Benjamin ve Siegfried Kracauer’de bulunmayan farklı bir ritim var. Bruce Naumann’in 1968 yılında gerçekleştirmiş olduğu Slow Angle Walk (Beckett Walk) video çalışmasıyla Güncel Sanat Tarihi’ne geçmiş olan “Beckett Adımları”nı kendisi de tutkulu bir yürüyüş ustası olan Virginia Woolf’la karşılaştırmamız mümkün belki de. 12. 12. 1936’da defterine şu cümleyi yazmış: “What is to become of me?”
Literaturhaus’un küçük sergi salonunda, birbirinden ilginç vitrinler, o yıllara ait sessiz filmler, sergi-müze kataloglarıyla, sanat eserlerinin fotoğraflarıyla desteklenen serginin dikkati çeken özelliklerinden biri de Beckett’in modern Alman resmine (Otto Dix, Karl Schmidt-Rottluff, Emil Nolde, Ernst Ludwig Kirchner, Franz Marc, Ernst Barlach, Max Beckmann) olan ilgisi. Yaşadığı dönemin öncü sanatını da göz ardı etmeden sanat tarihinin tüm dönemlerinin yetkin yapıtlarını bir deniz süngeri gibi içine çeken Sam Beckett Almanya’dan ayrıldıktan altı ay sonra Paris’e yerleşme kararı verip hayatının en önemli evresinin kapısını aralayacaktır. Berlin sergisinde karşılaştığımız arayış halindeki “ruh dünyası”, Beckett’in kurgularındaki imgelere yakınlaşma şansını verdiği için önemli.
|