Emily Adında Bir Gül

Oğuz Demiralp


Selahattin Özpalabıyıklar’ı kutluyorum. Emily Dickinson’un şiirlerini Türkçeye çevirmek kolay bir işe benzemez hiç. Ancak Özpalabıyıklar’ın, İş Bankası’nın Hasan Âli Yücel Klasikler Dizisi’nde çıkan Emily Dickinson - Seçme Şiirler başlıklı çalışmasında bu güç işi başardığını görüyoruz. Dickinson’un yanılmıyorsam 1780 dolayında şiirinden anlamlı bir demet sunuyor bize Özpalabıyıklar. Hiçbir biçimde “tercüme” kokmayan, sanki Dickinson Türkçe yazmış havası veren ustaca bir çalışma yapmış. Dilerim, “Ha gayret!” deyip Dickinson’un şiirlerinin hepsini Türkçeye kazandırır.
Özpalabıyıklar, sözkonusu kitabın önsözünde, Dickinson’un şiirlerini Türkçeye aktaran başka yazıncılarımız olduğunu da çevirmenlerin ve yapıtlarının adlarını vererek anlatıyor. Sözünü ettiği çevirileri henüz okumadım. Ancak, Dickinson’un Türkiye’de gittikçe ilgi çekmesi şiir adına sevindirici bir gelişme. Dileriz bu ilgi kesilmez, Özpalabıyıklar’ın kitabından sonra yoğunlaşarak artar.
Dickinson, yalnızca Amerikan değil, modern dünya şiir tarihinin en ayrıksı şairlerinden biri. Sağlığında yazın çevrelerinde pek tanınmazmış. Şiirlerinin birkaçı dışında hemen hepsi öldükten sonra yayınlanmış. Sessizce geçip gitmiş bu dünyadan. Ancak yazdıkları keşfedildiğinden beri Amerikan yazınının en parlak yıldızlarından biri olarak görülüyor. Amerikan yazın ve kültür dünyasının gündeminde sürekli olarak yer alıyor artık.
Dickinson üzerine yapılan çeşitli yorumların, incelemelerin hemen göze çarpan bir ortak özellikleri var. Şairin yapıtı denli özel yaşamı da ilgi çekiyor. Giderek Emily Dickinson, yazdıklarından çok yaşama biçimi nedeniyle tanınıyor. Biraz okumuş bir Amerikalı’ya sorun: Dickinson’un şiirlerini bilmeyebilir ama nasıl yaşamış olduğunu işitmiştir. Garip bir durum bu. Dickinson, sağken tanınmadığı bir yana, tanınmak da istememiş. Çekilgin bir yaşam sürmüş. Babasının evinden hemen hiç ayrılmamış. Özel yaşantısını pek kimseye açmamış, dış dünyaya açılmamış, kendi köşesinde kalmayı yeğlemiş. Bir insanın bu denli özenle korumuş olduğu kişisel yaşam alanının, o öldükten on yıllar, giderek yüzyıl sonra neden ısrarlı bir merakla araştırıldığının üzerinde durulması gerekir. Dickinson’un özel yaşamına yönelik araştırmaları, şiirlerini daha iyi anlama çabasının bir parçası olarak sunulabilir elbette. Her yazarın özel yaşamının aynı biçimde araştırıldığı öne sürülebilir. Ancak, Dickinson’un özel yaşamının bütün yönlerini didik didik edebilme, başka bir deyişle yaşamının özelliğini ortadan kaldırma isteği o denli güçlü ki, yalnızca yazınsal eleştirinin ya da incelemenin gereği olarak tanımlanması nedenlerinin anlaşılması bakımından yetersiz kalır. Kaldı ki, yazın eleştirisinde genel olarak yapıttan yazara, yani yazarın yaşamöyküsüne gidilir. Yapıtın daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacağı düşünülerek yapılır bu. Dickinson üzerine yapılan birçok çalışma ise adı geçenin özel yaşamından yapıtına doğru bir inceleme çizgisi izliyor.
Bence, Dickinson, bugünün ün ardında koşan sanatçısının, giderek sıradan insanının karşıtı bir tip olduğu için ilgi çekiyor. Dickinson öldükten sonra yalnızca metinleri bulunsaydı, ne adı ne de özel yaşamı bilinseydi acaba aynı ölçüde ilgi görür müydü? Yazına güveniyorsak bu soruya “Yazınsal açıdan aynı ilgiyi görürdü” diye yanıt vermek gerekir. Ancak, yapıttan çok yazara yönelik ilgiyi yalnızca teknik anlamda yazın açısından açıklamak güç. Burada bir bakıma yazın toplumbilimine başvurmak gerek. Yazarın yapıttan daha öne çıktığı bir yazın kültürü ortamında yaşıyoruz. Yazarlar da bu ortamın bilincinde olarak ve koşullarına uyarak yürütüyorlar işlerini. Konuya bu açıdan bakıldığında Dickinson’un karşı kutupta olduğu açıkça görülüyor. Başka bir deyişle, Dickinson aykırı konumu nedeniyle merakı kışkırtıyor, yaşamı şiirinden çok ilgi çekebiliyor.
Dickinson’un özel yaşamına gösterilen aşırı ilgiyi ya da ilginin aşırı bulduğumuz bölümünü böylece eleştirdikten sonra bir noktayı da vurgulamamız gerekiyor: Dickinson’un şiirinin özellikleri, bu şiirin ancak dünyadan el ayak çekilerek yazılabileceği izlenimini uyandırıyor. Arı, duru, öz sözle çok şey anlatan, birkaç sözcükle metafizik boyutlara ulaşabilen bir şiir. Dilin sözcük sayısı azaltılarak anlamca çoğaltılmasının, yoğunlaştırılmasının örneği. Türkçede kullandığımız bir deyimle, Dickinson “hikmet burcu”na eren şairlerden... Böylesine yoğun bir şiirin ancak şairin toplumsal yaşantıdan uzaklaşarak kendi üzerine kapanması sonucu yazılabileceği varsayılıyor. Doğrusu, bu varsayımı evetleyebilecek ya da değilleyebilecek konumda değiliz. Dolayısıyla şairin özel yaşamını ve şiirini olduğu gibi kabul etmek durumundayız. Aradaki bağlantıyı kurmak şiiri daha iyi anlamak bakımından gerekliyse –ki, gereksiz olduğunu savlamıyoruz– yapıtından yaşamına doğru bir yaklaşım izlenmesi herhalde daha yerinde olur. Zaten şiir, tarihdışı bir etkinlik olmadığına göre, ister istemez, yazıldığı tarihsel ve kültürel ortama götürecektir bizi.
Okuduğuma göre, Dickinson, şiirindeki ben ile özel yaşamındaki ben arasında özdeşlik olduğunun öne sürülmesine karşıymış. Gerçekten de, şiirlerindeki “ben”in, şairin özel yaşamındaki kendisiyle birebir örtüştüğünü savlamak, böyle bir savı temellendirmek güç. Günlük yaşamın üstünde bir şiirsel özneden söz etmek daha doğru olur herhalde. Şairin “ben” derken amacını, gene onun sözleriyle belki şöyle açıklayabiliriz: “Her bilincin kendimizi kurtaramayacağımız derinlikleri... bizimle birlikte kimsenin gidemeyeceği derinlikler...” Bir bakıma özne, bildiği tanıdığı kendinin (benin) konuşmasına izin vermek yerine, türlü açılardan kendini araştırıyor. Ancak, tarihten, toplumdan kopuk, soyut bir ben değil bu. Dickinson’un şiirlerinde tarihsel, toplumsal olaylara değinilmese bile değil. Joyce Carol Oates, Emily Dickinson’u hayranlıkla incelediği bir denemesinde şöyle diyor: “Whitman, Amerikan yaşamının dışını nasıl güçlü bir biçimde ele alıyorsa, Dickinson da Amerikan yaşamının bilinmez içini aynı biçimde ele alıyor ya yaratılmasına yardımcı oluyor.” William Sherwood ise Dickinson’un “Bilincinin dar çemberi, Amerikan zihnini sarsan ve sarsacak olanın çoğunu açıkça ya da örtükçe içerirdi.” demiş. Gene Oates, Dickinson’un şiirlerini “İnsan bilinci olgusunun en ince eleyip sık dokuyarak yapılan incelemelerinden biri” olarak niteler. Öte yandan, Dickinson’un şiirinin özü ve biçimini, yaşamını geçirdiği inanç ve kültür ortamına, yani Protestan püritanizmi ve Kalvinizme bağlayan birçok yorumcu bulunmaktadır.
Tuhaftır: çiçekler kuşlar arasında yaşayan yalnız kadından duyguların şairi olması beklenir genellikle. Nedir ki, karşımızda duygularını dile getirip bizi duygulandırmaya çalışan bir şair yok. Bilincin şairi var. Daha doğrusu, kendini sözcüklere bırakan değil, sözcükleri kendini, yeryüzündeki evrensel özne olarak kendini tanımak, insanın insan olduğu, bilincin dünya ile buluştuğu, sözün doğduğu yeri bulmak için denetim almaya, yönetmeye, işe yaramayanları ayıklayarak hakikata en yakın birkaç sözcüğü bulmaya çalışan bir şair var... “Evrene dokundum” diyor bir şiirinde. Ancak, evrene dokunmanın heyecanından, duygulanımından çok farkına varmanın, bilincinin şiirini yazıyor. “Komşuların ve güneşin / Farkında olan bilinç” bu. Dickinson, başka bir şiirinde “Yaz göğünü görmek, bir / Kitaba asla girmese bile, Şiirdir - / Ele geçmez gerçek Şiirler –” diyor. Gök dile gelmez insan şiirinde, bilinç yeni bir gök kurar.
Dickinson’un kullandığı “komşular” sözcüğü hafife alınmamalı. Onu, bilincini çevreleyen, koşullandıran püriten cemaati imlemektedir. Dickinson’un ömrünü geçirdiği püriten ortam aslında Amerikayı Amerika yapan kültürel temel taşlarındandır. “Yeni İngiltere püritanizmi” Amerika’nın gelişiminde dönüm noktasıdır. Bu püritanizm Cenevre canavarı (Bu deyimi biraz şakalı biçimde ben kullanıyorum – O. D.) Calvin’in doğrudan mirasçısıdır. Calvin öncesi insanlıkla sonrası insanlık aynı şey değildir. Dünyanın büyüsü bozulmuş; söz, karşılığı olduğunu sandığı nesneden kopmuş ya da yaradılışdan beri kopmuş olduğunun acılı biçimde bilincine varmıştır. “Günahkâr insan” ne haltlar karıştırdığını artık bilmekte, tanrısal cezanın korkusuyla ruhuna kurtuluş yolunu aramaktadır. Bir elinde “Tanrının Sözü” öbüründe “Doğa Kitabı” vardır. Püritenler bu iki metni de okumayı kendilerince öğrenir, öğretirler. Tanrının Sözü ile Doğanın Kitabını barıştırmaya çalışırlar. Nedir ki, Dickinson, kuşku duyar kendisine öğretilen sözün anlamından, etkisinden. Kafa tutar, sorgular. Belki de bu arada Tanrı’nın insana, nesneleri adlandırma yetisi bağışladığını anımsar. O yetiyi kullanmaya koyulur. Şiirdir o yetinin en etkili hali. “Doğa Kitabı” kendince okumaya girişir. “Evrene dokunmak” yetmez. Evrenin parçası olmak gerekir. İnsan bilinci Evrenin bir parçası mıdır? Evrenin bilinci midir? Yoksa evrene sürgün bir yabancı mıdır? Sorularla doludur Dickinson’un zihni... Yalnızca kendine verilen kültürü değil, kendini de, kendinin Tanrı’nın sözüne ve doğaya yaklaşımlarını da sorgular. Çivi gibi girgin ve yeğin, tüy gibi yeğni sözcüklerle... Kendi sözünü kurar. “Bir sözcük ölür söylendiğinde, / Denir - / Ben derim ki dünyaya o gün / Gelir”. Sözünün amacına ulaştığına inandığı da olur. “Ve bir Gülüm ben!” der coşkuyla. Ancak, yıllar geçtikçe “bir Kayboluş Rotası” izlediğine ayar. “Bulmaktır birinci Yasa / ikincisi kaybetmek, / Üçüncü, “Altın Post” için sefere çıkmak //Dördüncü, Keşif yoktur - / Beşinci Tayfalar da - / Nihayet, Altın Post yok - / Sahtedir İason da –”. Şairin bilinci acılıdır: yaz göğünün kitabına asla giremeyeceğini bilmektedir. Belki de bu yüzden şiirlerini yayınlamamıştır: gerçek olmadıkları için.


<<geri dön

Ana Sayfa