Muzaffer Buyrukçu’yu yitirdik… öldüğü günü, saati bile tam bilemiyoruz… değil günlere, an’lara, kıpı’lara bile dikkat-ilgi-duygu fırtınaları estiren Muzo Baba’yı (böyle derdim ona) yitirdik. • Muzaffer Buyrukçu’yu Papirüs dergisinin kral olduğu yıllarda tanımıştım. 1968/69. Atasaray 409, Cağaloğlu-İstanbul der künyede. İlginç bir kattı o kat. Bir köşede aydınlık gülümseyişiyle Cemal Süreya’nın Papirüs’ü, diğerinde öğlen abdesti için giyilmiş takunyalarıyla Sezai Karakoç’un Diriliş’i, bir diğerinde bir yayınevi meleği saydığım Ahmet Öztürk’ün Payel’i. • “Siz, geleneksel gerçekçi öykü ile avangard (öncü) öykü arasındaki en önemli bağlantısınız,” dedim. Böyle durumlardaki sevecen gülümseyiş ve bakışları, tam bir Muzo Baba portresi olarak bugün de zihnimde. “Kemal Tahir’in Göl İnsanları ile getirdiği bir tür yeni-gerçekçiliği bireyler bağlamında derinleştirdiniz.” • Murat Yalçın’a şöyle demiş Muzo Baba: “Ben öyküde İkinci Yeni’yim”. Cemal Ağabey ile Muzo Baba, gerçek anlamda “kanka” idiler. Cemal Süreya’nın Muzaffer Buyrukçu üzerindeki etkisini duyumsadım… Anlatıda yeni teknikler, bilinç-akımı, yeni-roman, insanın yeni gerçekleri karşısında yeni biçim ve biçem arayışları. • Öykü yazdı. Tanık oldu. Roman yazdı, tanık oldu. Günlük yazdı, tanıkların tanığı oldu. Ölümsüz bir tanık. • Ankara’daki evinde ağırlamıştı beni, yedi sekiz yıl önce. Solunum sorunu! Rakı sofrasında sigara içmeden duramam. Kalktım, balkonda içtim. Memet Fuat’ta da benzeri bir sorun vardı. Ara Güler ile gitmiştik, Ara Ağabey vapur gibi tüterdi o yıllarda. Bahçeye çıktık, gene o zıkkımı içtikti. • İçmeyi sürdür Hulki Bey, bugün git de Atasaray’ın en üst katına tırman bakalım. Muzo Baba’ya da rastlarsın belki.
|
|||||
| <<geri dön |
|
||||