Şövalyenin Söylemi ya da Arada Kalmış Türk’ün İç Geçirmesi*

Nedim Gürsel


Sayın Büyükelçi, hanımlar, beyler, sevgili arkadaşlarım ve meslektaşlarım. Burada, Türkiye Büyükelçiliği’nde, sizin huzurunuzda, yayıncım ve aynı zamanda, içlerinden bazıları, “Muhteşem” olarak adlandırılıp biz Türkler için “Kanuni” olan Sultan Süleyman döneminin Osmanlı İmparatorluğu’nu harikulade biçimde betimleyen birçok romanın da yazarı Louis Gardel’in elinden bu nişanı almaktan onur duyuyorum. Tarihsel bir dönemden söz etmem, içinde hâlâ Mme. de Lamballe’in hayaletinin dolaştığı bu mekânla ilgilidir, öyle değil mi sayın Büyükelçi? Siz bize en az bunun kadar samimi bir havada geçen başka bir toplantıda onu ve içler acısı yazgısını anlatmıştınız, aynı şekilde, söylenene göre, bu saygıdeğer mekânda, psikiyatrının deyimiyle “ağır psikozu” yüzünden tedavi gören Maupassant’dan dem vurmuştunuz. Bu Edebiyat Şövalyesi unvanının bundan böyle Haçlı Seferi’ne çıkmama izin vereceğini söyleyecek kadar ileri gidecek değilim ama Türk yazarların en Fransız’ı olarak benim için bir tür terapi olacağını söylemeliyim. Çünkü kabul görme öyle bir etki yaratır ki kimi zaman deneyimlerin aşılmasına yardımcı olur. Edebiyat adı verilen dolambaçta kendi yolunu bulmaya çalışmak da, hele insan kendi ülkesinden ve anadilinden uzakta yaşıyorsa, hiç kuşkusuz karşılaşılacak en zorlu deneyimlerden biridir.
Yazmak insanı yalnızlığa iten bir deneyimdir. Boş sayfa yalnızlık ister, bir lambanın ıssız aydınlığında gerçekleşen bu korkunç içe dalış Mallarmé’nin başını döndürmüştür. O ancak lambayı kendinden uzaklaştırarak aşabilmiştir bu deneyimi: “Karanlık alanda, aydınlıkta, yazılmıyor.” “Edebiyattan başka bir şey olmayan” Kafka da kendine özgü biçimde, Felice’e özel bir tasarıdan söz eder: bir lamba ve yazı gereçleriyle insanlardan uzak geniş bir mağaraya yerleşmek. “Yazarken asla yeterince yalnız olunmaz, der, yazarken çevrenizde asla yeterince sessizlik olmaz, gece henüz gece değildir pek de.”
Yirmi beş yılı aşkın bir süredir Paris’te oturmama karşın –çeyrek yüzyıl bir ölümlünün yaşamında, kendisi bir yazar bile olsa az bir zaman değildir–, içinde hâlâ Kafka’nın lambasının yandığı mağarada oturuyormuşum gibi geliyor bana. Doğrusunu söylemek gerekirse, ben bir kentte ya da bir ülkede değil, iki dilde yaşıyorum. Ya da belki, bunu şimdi artık söyleyebilirim, arkamda birçoğu Türkçe, birkaçı da Fransızca yazılmış kitap bıraktığımdan, kendimi iki dil arasında bir yerde görüyorum, ikisinin ortasında kalmış gibi. Bu ikili aidiyeti yaşamak kolay iş değil. Bazen kendime bunun gerçekten aşılıp aşılamayacağını soruyorum, yani insanın kökten farklı iki dil evreninde var olup olamayacağını. Algı Fenomenolojisi’nde Merleau-Ponty böylesi bir durumun olanaksızlığını vurgular:
“Birçok dil konuşabiliriz ama aralarından biri her zaman içinde yaşadığımız dil olarak kalacaktır. Bir dili bütünüyle kavrayabilmek için, onun ifade ettiği dünyayı kavramak gerekir ve insan asla iki dünyaya birden ait olamaz.”
Türkçe yazıdaki mağaramdır benim, tıpkı meyvedeki çekirdek gibi. Anadilimde yazıyorum ve bu bana güven veriyor. Öte yandan gündelik yaşamda aklıma Fransızca nüfuz ediyor, yakamı bırakmıyor. Bazen mağaramın duvarlarını parçalamayı başarıyor ve yazımda geri döndürülemez bir mekanizma, bir tür yırtılma oluşuyor. Dilimin yasalarına hâkim olamıyorum. Bununla söylemek istediğim şu ki, öncelikle bir sürgün yeri olan Fransız dili, ben Türkçe yazarken tümcelerimi yapılandırmaya başlıyor, sözdizimimi allak bullak ediyor. Bu yüzden, güncellik akıntısına karşı koymak için, gündelik Fransızca kullanımının içimde serbest bıraktığı, çocukluğumdan kalma sözcüklere sarılıyorum. Sanırım, benim durumum en çok Brodski’nin sürgündeki yazar için verdiği tanımlamaya uyuyor:
“Bizim meslekten insanlar için, diye yazar Brodski, sürgün durumu her şeyden önce dilsel bir olaydır. Başka bir yere gönderilen yazar anadiline sığınır. Başka bir deyişle, eskiden onun kılıcı olan dili kalkana, uzay gemisine dönüşür. Kendi diliyle başlangıçta kurduğu özel ve kişisel ilişki sürgünde onun yazgısı olur, hatta sonrasında takıntısı ya da görevi.”
Bu anlamda, anadilimin benim için bir takıntıya, Fransızcanınsa bir göreve dönüştüğünü söyleyebilirim. Kuşkusuz, başka bir ülkede yaşayan bir yazarın dil değiştirdiği görülmüştür: Conrad, Istrati, Beckett, Tzara, Nabokov, Semprun, Bianciotti ya da Cioran gibi. Cioran “Sürgünün Yararları” adlı denemesinde bu durumun güçlüklerini, aynı zamanda yol açtığı zenginleşme ve gelişme olanaklarını kusursuzca betimler. Cioran ayrıca “Hayranlık Alıştırmaları”nda da şöyle yazar:
“Fransızca dışında başka herhangi bir dil seçmeliydim, onun o seçkin havasına uyum sağlayamıyorum, yaratılışıma, taşkınlıklarıma, gerçek benliğime ve kendimce yoksunluklarıma uymayan bir dil o. Sertliğiyle, ortaya koyduğu tüm o zarif engellerle, bana bir çile çekme alıştırması gibi görünüyor, daha doğrusu deli gömleğiyle davet gömleği karışımı bir şey gibi. Kaldı ki sırf bu bağdaşmazlık yüzden ona bu kadar bağlandım.”
Kendi adıma, elbette kesin olmayan seçimim öncelikle Fransızca öğretmeni olan babamın anısıyla ilişkiliydi. Dolayısıyla, duygusal bir seçimdi, bağdaşmazlık yüzünden değildi. Babamın öldüğü zamanki yaşını ben geçeli çok oldu. Ama bize yabancı ülkeden yolladığı bir kartpostalı hâlâ anımsarım. “Paris’teyim, yazmıştı, işte odamdan görünen manzara bu.” Tabii ki o zaman “manzara”nın Select Oteli’nin pencerelerinden birinden görülüp Sorbonne Meydanı olduğunu bilemezdim. Aynı şekilde, yıllar sonra bir gece, Fransızca yazmaya başladığım ama tamamlayamadığım bir romanın –Paris’te babasını arayan çağdaş bir Telemakhos’un öyküsü– beni Select Oteli’ne sürükleyeceğinden de haberdar değildim. O gece, evime dönmek yerine o otele gitmiş, üçüncü kattaki odalardan birinde, babamın izini sürmek istemiştim, kıvırcık sarı saçlı o adam artık sadece fotoğraflarda yaşıyordu ve onunla ilgili anılarım bulanıktı. Yıllarını geçirdiği o otelde ne yaptığını, nasıl yaşadığını asla öğrenemeyeceğim. Ama Türkiye’ye yolladığı renkli kartpostal aracılığıyla içimde uyanan merak hâlâ canlılığını koruyor. Okumayı yeni sökmüştüm. Yapabildiğim tek şey babamın Fransızcasını ilerletmek amacıyla gittiği kentin adını okuyabilmekti, ama annemin yardımıyla kartpostalın arkasında yazan metin bütünüyle aydınlığa kavuştu. Sorbonne Meydanı daha o dönemden yaşamıma girmişti. O meydanın daha sonraları benim için temel nokta olacağını ve gitgide Paris’teki gündelik yaşamımın çevresinde geliştiği yer durumuna geleceğini nereden bilebilirdim ki? Yirmi beş yılı aşkın bir süredir, haftada bir kez Sorbonne’da ders vermek üzere oraya giderim. Ama önceleri, lisansımı, ardından da doktoramı hazırlarken, oradan hemen her gün geçerdim. Meydanın iki yanındaki kütüphanelere giderdim sık sık ve Fransız dilinin yazarlarına imrenirdim. Tuhaf biçimde, birkaç yıl sonra, Sorbonne Meydanı’ndaki Ecritoire Kahvesi’nde ilk Fransızca metnimi yazmaya cesaret ettim. Evet, bir çekmecenin dibinde unutulmuş beş yüz sayfalık tezimi ve basında, üniversite dergilerinde çıkan birçok makaleyi saymazsak, ilk metin oydu. Ondan beridir, her ne kadar çelişkili görünürse görünsün, Türk edebiyatı üstüne denemelerimin çoğunu hep Fransızca yazarım ama iş gerçek anlamda kurguya, yani öykülerime, romanlarıma ve yolculuk anlatılarıma gelince, anadilimin seslerine bağlı kalırım. Dolayısıyla, kendisini Fransız yapanın Paris olduğunu söyleyen Bordeaux Belediye Başkanı Montaigne gibi konuşamam. Oraya yerleşmezden önce Baudelaire ve Apollinaire sayesinde keşfettiğim bu kent kesinlikle beni bir Fransıza dönüştürmedi –daha değil!– ama Le Monde gazetesinde Jean-Luc Douin’in söylediği üzere “Türk yazarların en Fransızı” bir yazar yaptı.
Kitaplarımdan birinde, Sartre’ı anımsayıp şöyle yazmıştım: “İlk kez Edgar Quinet yakınlarındaki Liberté Kahvesi’nde [Özgürlük Kahvesi] gördüğüm ve kafamı kurcalayan bir sözcük var, onu Fransızca olarak yazıyorum çünkü Türkçesini telaffuz ettiğim zaman dudaklarım kavruluyor. Onu ne okul defterlerime, ne şairin dediği gibi ‘hatırasız ümide’ yazıyorum, ben onu zamanın yokluğuna yazıyorum. Bir gün oraya geri dönme umudu olmaksızın İstanbul’u terk etmem gerekti ve yakınlarımdan ayrı, anadilimden kopmuş şekilde sürgüne gittim gideli, kentten kente başıboşça gezmek zorunda kaldım, sırf şu sözcüğün derin anlamını anlayabilmek için: liberté [özgürlük] (…) Onu Fransızca yazıyorum çünkü kurtlar, tanklar üstünde, güzelim kentim İstanbul’a girdiklerinde bana kucak açan Fransa’ya borçluyum bunu. Aynı zamanda Fransızca öğretmeni olan babama da borçluyum, çok erkenden kesilen sesi hâlâ içimde yankılanıyor: ‘Bir gün yazacaksın’”.
O dönemden bu yana, Mirabeau Köprüsü’nün altından Seine Nehri, İstanbul’un iki asma köprüsünün altından da Boğaz’ın suyu aktı durdu. Bugün, özgürlük sözcüğünün Fransızcasını alkışlamamın bir anlamı yok. Ülkemde yakın zamanda gelişen tarihsel olaylara karşın anadilimin bir parçası oldu o da. Öte yandan, oraya hâlâ çok sık gidiyorum, bir aile evimiz var orada. Boğaz’ın Asya yakasında bulunuyor, bizim Fatih olarak adlandırdığımız II. Mehmet tarafından inşa ettirilen ve romanlarımdan birinde uzun uzadıya sözünü ettiğim Rumeli Hisarı’nın karşısında. Yanda, Boğaz’a bakan balkonumun hemen yakınında, daha yenice yapılmış ama İstanbul kenti için bir o kadar simgesel olan başka bir anıt var. İkinci Boğaz Köprüsü’nden söz ediyorum. Japonlar tarafından yapılmış olsa da, adı “Fatih Köprüsü” ve iki yakayı birbirine bağlıyor, tıpkı bir kentte değil, iki dilde yaşayan benim yazarlığım gibi. Bu ikili aidiyeti yaşamak kolay iş değil, bizdeki “Avrupa isteği” de böyle bir şey, çünkü biz Türkler Uzak Asya’dan gelip uzun yolculuğumuzu (her zaman barışçı bir şekilde olmadı!) Avrupa’ya doğru yönelttik ama oraya asla ulaşamadık. Özetle, çelikten kocaman bir gerdanlık gibi boşlukta asılı duran o köprü Asya’dan Avrupa’ya geçmekle kalmıyor, benim gözümde iki anakara ve iki kültür arasındaki atlı bir ülkeyi simgeliyor. Batı’yla Doğu burada karşılaşıyor, Huntington’ın diyeceği gibi “çarpışmıyorlar”, insanları ve kültürleri birbirine bağlayan başka bir köprüyle, Mostar Köprüsü’yle birlikte yıkılmış bir düşü gerçekleştirmeye çabalıyorlar.
Köprülerin kutsal anıtlar sayıldığı ülkem –çünkü İvo Andriç’in Drina Köprüsü’nde olduğu gibi temellerinin insan kanıyla yıkandığına inanılır– bugün resmen Avrupa Birliği’ne aday gösterilmiştir. Avrupa’nın kapısını çalmakta ve her fırsatta demokratik değerlere ve ifade özgürlüğüne bağlı olduğunu anımsatmaktadır. Kitaplarımın Türkiye’de yasaklandığı, yaşamımın zorlu bir döneminde bana kol kanat geren Fransa’nın yirmi beş üyelik Birliğe onu da dahil edeceğini umuyorum. Aksi takdirde, Kültür ve İletişim Bakanı’nın söylediği gibi “sanatsal ya da yazınsal alanda yarattıklarıyla ya da Fransa’da ve dünyada kültürün gelişmesine katkıda bulunmalarıyla ün salmış kişiler”i onurlandırma amacı güden bu ayrım çok da anlamlı olmazdı. Bir kez daha dostluğunuzu ve desteğinizi benden esirgemeyip buraya geldiğiniz için teşekkür ederim.

Fransızcadan çeviren: Orçun Türkay

* Nedim Gürsel’e Fransız hükümeti tarafından “edebiyat şövalyesi” unvanı verildiğinde yazarın Paris Büyükelçiliğimizde yaptığı bu konuşma, doğrudan Fransızca yazdığı ve 2007 yılında Fransa’da yayımlanacak olan kitabının son bölümüdür.


<<geri dön

Ana Sayfa