| Tanpınar’ın Vakitsiz Öykülerine
Geç mi Kaldık?
|
| |
|
Türk edebiyatı romanla geç tanıştı. Eleştirinin ise, öykü, roman ya da denemeden daha geç geldiği söylenebilir. Bunun içindir ki, Türk edebiyatının kimi önemli yazarlarını çok geç keşfediyoruz. Elbette yazar(lar) bir başyapıt ortaya koyarak da okursuz kalabilir. Yapıt-okur ilişkisinin, dengeli bir terazinin iki kefesini paylaşması beklenemez. Ama yetkin bir eleştirmen, bir metni temel aldığı kuramdan yola çıkarak sondajlamanın ötesinde, yaşadığı çağın başyapıtlarını ya da çok önemli kimi metinleri diyelim, ıskalamamalı diye düşünüyorum. Hiçbir çağda başyapıtlar yağmur bereketiyle yazılmadığına göre, gözlerden kaçabilecek bir yapıtı okuyup anlamlandıracak kişi, herkesten önce eleştirmen olmalıdır. Bu, eleştirmenin sadece çözümleme kabiliyetini göstermez, neden eleştirmen –aynı zamanda iyi ve çok dikkatli bir okur– olabildiğinin de yanıtıdır. Ahmet Hamdi Tanpınar, bu konuda –ne yazık ki– ideal bir örnek teşkil ediyor. Tanpınar’ın şiirlerinin, yaşadığı dönemin dergilerine bakıldığında iyi kötü okunduğu, fark edildiği söylenebilir. Romanlarının tartışılması içinse en az yirmi yıl geçmesi gerekti. Hilmi Yavuz-Selahattin Hilav arasında yaşanan polemik, kuşkusuz zamanın akışını Tanpınar’ın lehine çevirmiş, dikkatlerin –Huzur başta olmak üzere– romanları üzerinde toplanmasına neden olmuştur. Tanpınar’ın en şanssız olduğu yazınsal türün öykü olduğu görülüyor. Paradoks, genellikle aşırı durumlarda gösterir kendini. Öykü edebiyatımızın saklı mücevherleri, kutusunda sabırla açılmayı bekliyor. Bu öyküler, hem temaları ve atmosferiyle Türk edebiyatı içinde benzersiz, hem de yazarın onca iyi yapıtı arasında bile en ön safta yer tutuyor.
Tanpınar kendisini öncelikle şair olarak görmüştür. Ne romanlarından söz ederken şairliğini geri plana atmış, ne de öykücülüğünü yazar kimliğinde öne çıkarmıştır. Tanpınar’ın sükût suikastından yakındığını biliyoruz. Aslında dar bir çevrede, hep okunagelmiş Tanpınar. Yine de Saatleri Ayarlama Enstitüsü gibi bir romanın sessiz sedasız karşılanmasının, yazarını yaralamaması düşünülebilir mi? Son yıllarda Tanpınar üzerine yazılıp çizilenler çoğaldı. Göz kamaştırıcı ivmeyi, 1970’lerden sonra, rahatlıkla ikinci ve daha güçlü bir dalga diye niteleyebiliriz sanırım. Bu noktada, zaman zaman öyküleri de gündeme geliyor, hatta kimi öyküleri bir yazının konusu olabiliyor. Ama, şimdi biraz geriye gidip başka bir olguyu tartışmak istiyorum.
Türk öykücülüğü Sait Faik-Sabahattin Âli-Orhan Kemal’i, –burada bir benzetmeye başvuralım– aile ağacının zirvesine yerleştirmiştir. Üç yazarın Türk edebiyatındaki konumunu tartışmak gereksiz. Türk edebiyat tarihinin sayfalarına bakıldığında, üç yazarın da hak ettikleri yerde oldukları görülecektir. Tanpınar’a gelince, öyküleri neredeyse tam bir sessizlikle karşılanmış. Bunun iki nedeni olabilir: 1. Yazarın öykülerinin, yazıldığı dönemin iyi örnekleri arasında olmaması. 2. Birçok öncül yapıtın başına geldiği gibi, anlaşılamadığı için değerlendirme dışı kalması.
İlk öykü kitabı Abdullah Efendi’nin Rüyaları 1943’te yayımlanır. Görebildiğim kadarıyla, Cevdet Kudret’in kaleme aldığı yazı dışında kitaba ilgisiz kalınmış. Cevdet Kudret, hayli temkinli bir yazı yazmış olmakla birlikte, Tanpınar’daki farklı damarı görmüştür. İkinci öykü kitabı Yaz Yağmuru’nun yayımlanış tarihi ise 1955.
Tanpınar için yine bir şey değişmez. Abdülhak Şinasi Hisar’ın Yaz Yağmuru üzerine değerlendirmesi, analitik olmaktan uzaktır. Daha çok bir kadirbilirlik denilebilir. Zaten Abdülhak Şinasi, zaman zaman yazarlar üzerine değerlendirmeler yapmakla birlikte, bunu Tanpınar gibi ileriye taşımak niyeti göstermemiştir. Şimdi, tartımı güç bir olasılık çevresinde dolanalım biraz. Acaba Tanpınar’ın öyküleri 1940’larda yeterince anlaşılsaydı, diyelim ki Türk öyküsünün aile ağacında, öteki üç yazarın yanında yer bulabilseydi kendine, Türk öykücülüğü yakalamış olduğu zengin damarı daha da geliştirmiş olarak mı gelmiş olurdu günümüze?
Bu hayali soruya bir yanıt aramadan önce, öyküleri aşan etkenler üzerinde durmak gerek. Sözgelimi Tanpınar’ın öyküleri bir yana, bugün klasikler arasında gösterebileceğimiz romanlarının sessiz karşılanmasında, o günün şartlarında kanon’a dahil olmayışı göz ardı edilmemesi gereken bir etken. Köprünün altından çok sular aktı, kanondaki yerini kaybeden yapıtlara az rastlanır, ama süreç içinde dahil olanlara biraz daha sık tanık olunur. Kanonun içerdiği yapıtlara, kuşkuyla bakılmalı. Listenin, güzel sanatların bir dalı olarak edebiyatın kendi güzergâhı, yani iç dinamiklerine bağlı olarak pek az geliştiği, o an geçerli olan ideolojinin seçimlerde öncelikli olduğu unutulmamalı. Ama şimdi, biz Abdullah Efendi’nin Rüyaları’ndan söz ederken, 1943’ün şartlarını düşünmek durumundayız. Tanpınar, birkaç meseleye yoğunlaşmış bir yazar. Geçmişle köprüler atılmadan tohumları atılacak bir gelecek, belleği unutmaya değil, hatırlamaya dayalı bir ulus, onun yapıtının vazgeçilmez iki öğesi. Öykülere gelince, kimi öykülerinde sözünü ettiğim iki ana tema ve öteki tamamlayıcı unsurları kurcalamadığı söylenemez. Bununla birlikte, şiirin harcı sızmıştır öyküsüne; iç sesini öykülerde de duyarız. Üç yazarla karşılaştırıldığında, ayrıksı bir öykü evreni çıkacaktır karşımıza. Gerçi ayrıksı deyince, Sait Faik’i anmamak olmaz. Adeta köksüz, daha doğrusu kökü kendinden menkul görünen öyküleriyle Sait Faik bir marjinaldir, ama üç yazar da –pek sevmediğim bir tanımlama ile– ‘küçük insan’ı anlatırlar. Şimdi, Tanpınar’ın iç sesinin izlerini öykülerinde daha kolay sürebiliriz. Tanpınar’ın öykü kahramanlarının önemli bir bölümü, kendisi gibi entelektüel, var olmanın tedirginliğini yaşayan, aşırı duyarlı karakterlerdir. Tanpınar’ın öykü atmosferi tamamen kendine özgüdür. Tek tek öyküler üzerinden gitmeyi anlamlı bulmuyorum. Kaldı ki, ancak bir kuramdan el alan eleştirinin karasularına girmek zorunda kalırız, ki bu durum beni aşıyor.
Tanpınar’ın sükût suikastına uğrayışı, sadece yaşadığı ve yazdığı dönemde kanona olan uzaklığına bağlanamaz. Öyküde 1950 kuşağı, yazmaya başladıkları dönemden çok, son otuz-otuz beş yıla damgasını vurmuş bir yazarlar topluluğudur. Açıkçası, Türk öykücülüğünün ana arteridir. 1950 kuşağı Sait Faik-Sabahattin Âli-Orhan Kemal’den etkilenmiş, bunu her fırsatta sevgiyle dile getiren bir kuşak. Onların Tanpınar’a olan ilgisizliği ya da kimi olumsuz görüşleri, Tanpınar’ın, daha geç anlaşılmasında bir etken olabilir. Sözgelimi Mahmut Makal, birkaç yıl önce, televizyonda yayımlanan bir edebiyat programında, Tahsin Yücel’in, Bizim Köy’ü Huzur’a yeğlediğini söylemiştir. Elbette yazarların tercihlerine karışılamaz. Ama günümüz yazarları ve edebiyat okurlarına böyle bir karşılaştırma önermesiyle giderseniz, ağırlıklı olarak Huzur’un işaret edileceğini söylesem, boyumdan büyük bir laf mı etmiş olurum? Bu noktada, bir aydın olarak Metin Erksan’dan söz etmek gerekecek. Tanpınar’ı kamuoyunun dikkatine sunan kişiler arasında Erksan da var. TRT’nin 1970’li yılların başında sipariş ettiği edebiyat uyarlamaları için, Erksan beş yazardan seçtiği öykülerle işe girişir. Tanpınar’ın “Geçmiş Zaman Elbiseleri”ni uyarlaması hoş karşılanmaz. O günkü Türkiye Yazarlar Sendikası Tanpınar seçiminden ötürü Erksan’ı kıyasıya eleştirir. O tarihlerde, henüz Huzur bile dirilmemişken, öykülerinin şansı olabilir miydi? Kemal Tahir’le Ahmet Hamdi Tanpınar’ın süreç içinde gözle görünür bir yer değiştirmenin iki ‘kahramanı’ oldukları söylenebilir. Günümüzde Kemal Tahir’e solcu aydınların ilgisi iyice azaldı. Sağın aydınları girdi devreye; Kemal Tahir’i sahiplendi. Tanpınar’a gelince, bir Cumhuriyet aydınından çok bir ‘Osmanlı münevveri’ kumaşına sahip oluşu, dilinin eskiliği, dahası yeni sözcüklere olan muhalefeti, onu olumsuz bir şablon içinde görmeye yöneltmiş olabilir 1950 kuşağı yazarlarını. Ama aynı Tanpınar’ın tutucu bir ‘mâzi-perest’ olmadığı sonunda anlaşıldı. 1960 ihtilalinde, dönemin hükümetine yönelik Cumhuriyet gazetesinde kaleme aldığı ağır eleştiriler bir yana, 1950’lerde yazdığı Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ne, siyasal gönderi açısından yaklaşılırsa, bu konuda ilginç buluntulara ulaşılabilir. Elbette göz ardı edilmemesi gereken bir iki noktayı dikkate almalı. 1950 kuşağının dili parçalayan, o parçalanmış dilden bambaşka bir dil yaratan modernist tutumu yanında, Tanpınar’ın hem dili, hem de öyküleme yöntemleri enikonu eski duruyor denilebilir. Bu madalyonun bir yüzüdür. Ama “Abdullah Efendi’nin Rüyaları” öyküsüne bir göz atın, metafiziğin aykırı sularına açılan öykünün benzerlerinin günümüzde bile yazıl(a)madığını görünce, Tanpınar’ın nasıl olup da 1940’larda bu öyküyü yazabildiğini düşünmeniz gerekecek. 1955’te yazdığı “Rüyalar” öyküsü, yine edebiyatımızın üzerine fazla gitmediği parapsikolojiden el almış tuhaf bir dünyanın gizlerini barındırır. Nihayet, Yaz Gecesi, 1950 kuşağından aşağı yukarı otuz yıl önce doğmuş bir yazarın, beklenmedik biçimde modernist öyküyle buluşmasıdır. Adalet Ağaoğlu ve Tomris Uyar, söyleşilerde Tanpınar’ı sık sık anmışlardır, yine de 50 Kuşağı içinde birer istisnadırlar bu konuda. Günümüz yazarlarına gelince, Tanpınar’ın çok okunduğu ve önemsendiği görülüyor. Türk edebiyatında öykünün birikimi, kanımca romandan daha iç açıcıdır. Yine de düşünmeden edemiyorum ve yineliyorum soruyu; Tanpınar’ın ayrıksı öyküleri zamanında fark edilseydi, ayrı bir damar da gelişebilir miydi? Edebiyat, yazarların kimi öncül yazarlardan etkilenerek kendilerini geliştirdiği bir alan olduğuna göre, şunu söylemekten çekinmemeli: 1950 kuşağı, Kafka’nın, Rilke’nin ya da Sartre’ın yanı sıra Sait Faik’in paltosundan çıkmış olabilir (iyi ki de öyle), ama Tanpınar’ın paltosu da aynı değerde bir kılavuzdur. Şimdi uzun süredir zihnimi meşgul eden hayali soruyu bir yana bırakıp, bugüne dönmenin zamanı. Tanpınar’dan etkilenen yeni yazarlardan söz etmemiz, evet, mümkün. Tek tek isim sıralamak, öyle ya da böyle, açımlanması gereken birer sav olacaktır. O yüzden tek ama somut bir örnek vermekle yetineceğim. Eğer günümüzde kendi öykü evrenini kurabilmiş bir yazar, Tanpınar’ın “Geçmiş Zaman Elbiseleri” adlı –gizeme adanmış eşsiz öyküsünü– aynı adla, farklı bir kurguyla kendine özgüleyerek yazabiliyorsa (bkz. Murat Gülsoy, Âlemlerin Sürekliliği ve Diğer Hikâyeler), Türk edebiyatı, Tanpınar’a olan gecikmiş (okuma) borcunu ödemeyi sürdürüyor demektir. Romanlarını, şiirlerini, denemelerini, edebiyat derslerini, mektuplarını okurken, Tanpınar’ın benzersiz, biricik öykülerini gözden kaçırmayın. Tanpınar’ın bir türlü anlaşılamayan vakitsiz öyküleri, tam da şimdi.
|