“Berne yaşlı, ama gerçek ve yaşayan bir kent!” Einstein, bir mektubunda böyle diyor, içinde soluk alıp verdiği kent için.
Bahnhofplatz!
İstasyon Meydanı, Spital Caddesi’nin başında. Gar binası, taş bir yapı. Mimari havası ve inşaat tekniği açılarından, daha çok Fribourg Garı’na benziyor.
Saint-Esprit Kilisesi’nin köşesinden sola saptık biz. Üç sokak, sırayla birbirini izlemekte: Spitalgasse, Marktgasse ve bir de sonuncu, Kramgasse! Burası, tek bir doğrultu olarak düşünülürse, tramvay yolunun haritası da böylece tanımlanmış olacak.
Bu arada, iki önemli nokta daha: ilk iki sokak arasında, Käfigturm (Zindan Kulesi)! Eskiden kentin girişi burasıymış. Önce bir gözetleme kulesi, sonra da cezaevi olarak kullanılmış. Tıpkı Yedikule Surları gibi, uzak geçmişteki işleviyle günümüzde temsil ettiği simgesel rol birbiriyle örtüşmekte.
Buna karşılık, ikinciyle üçüncü sokak arasındaysa, Ortaçağ saatçiliğinin gerçek bir başyapıtı sayılabilecek, dikkat çekici bir Saat Kulesi (Zytglogge) yükseliyor. Osmanlı İmparatorluğu’ndan bile daha eski, nerdeyse. Kente girilen en eski giriş noktası! Kule’nin gerisinde de, sağda ve solda uzanıp giden çifte kemerler!
Buna karşılık Saat Kulesi’nin altında, dörtyol ağzında, Zytgloggelaube! Bir kültür merkezi olan gösterişli Kornhaus’a, buradan geçilerek gidiliyor.
Tarihi akıtan on bir çeşmeden Adalet Çeşmesi uzakta; Gerechtigkeit Sokağı’nın içinde. Buna karşılık, Kramgasse’deyse, ‘güc’ün temsil edildiği iki değişik anıt-çeşme görülmekte: biri Samson Çeşmesi; öbürü de 63 numaranın karşısında, Konservatuvar’ın tam önüne rastlayan Brunnen Hanedanı’nın simgesi ve kentin koruyucusu, zırh ve kılıç kuşanmış –ayaklarının dibindeki yavru ayısıyla birlikte duran– Zahringen’in çeşmesi.
Bir sokak-iki sokak yukarıda yer almış, öteki gözalıcı çeşmeler (örneğin Kır Çalgıcısı, sonra bulaşıcı hastalara bir dönem evini açmasıyla ünlü A. Seiler Ana’nın çeşme ve anıtı; daha sonra da, elinde bayrağıyla dimdik duran Okçu! Ya da, biraz daha değişik bir doğrultuda bulunan, özellikle adıyla dikkat çeken, (Kindlifresserbrunnen) Çocuk Yiyen Masal Devi’nin simgesi anıtla bir aradaki şaşırtıcı çeşme!
Dolayısıyla, denebilir ki, Ortaçağ çok gerilerde kalsa bile, tüm bu evcil anıtlarda sürekli ve insanlarla iç içe yaşamakta.
Irmak yakasındaysa, yani Kramgasse’nin Aare’a bakan yönünde, yani evlendikten sonra Einstein’ın oturduğu evin önündeki ünlü sokak ve görüntü yer almakta; yani, Katedral’in (Münster) bulunduğu ortam ve bir dönem, Goethe’nin kaleminin bile övdüğü sokak! Sonra da, biraz ötede Belediye Binası! Ve, gizemli bir biçimde kentin orta yerinde koskocaman bir ‘U’ harfi çizen Aare’ın sularına düşmüş görkemli yeşil görüntü!
İyi korunmuş Ortaçağ Mahalleleri, pitoresk sokaklar, tarihsel çeşmeler, kısaca ‘Gotik’ dönemin gösterişli, çarpıcı ve unutulmayacak örnekleri… Herhalde, bu nedenle, Einstein hep eski kentte oturmayı yeğlemiş. Arka arkaya kaldığı birkaç kira evi, hepsi bu bölgede…
***
Kramgasse, günümüzde, tecimsel yaşamın yoğun olduğu bir cadde. Buna karşılık, yüzyıl önce, bu bölge, eski kentin merkezi olmasına karşın konut alanıymış.
Dolayısıyla, girişteki ‘Pastamania Lokantası’ bir yana, 49 numara bile –müze kimliğiyle dahi olsa– geçmişteki ev niteliğini gene de korumakta. Ahşap merdivenli, eski görünümünü enikonu yansıtan bir ev! Bitişik düzen! Sağı, solu tecimsel yapılar. Üstelik, sokağın her iki yanı kemerlerin örttüğü ortak ve tek bir koridordan oluşmakta. Öyle ki, o yılların Genç Einstein’ı, eşine yazdığı Şubat 1902 tarihli bir mektupta, yağan şiddetli yağmur altında bile, kentin bir ucundan öbür ucuna hiç ıslanmadan gitmek olanaklı der, bu kemerlerden söz ederken.
Dahası, lokantanın biraz ötesinde bir halı tüccarı bile var: özellikle, ‘Doğu halıları’ satılan bir yer! Öyle ki, birkaç yüzyıl önce yaşamış nice Flaman sanatçısının resimleri için acaba buradan mı malzeme sağlanıyor, diye düşünenler bile çıkabilecektir orayı görünce.
İşte, 24-26 yaşlarındayken, Einstein’ın iki yıl (Ekim 1903 - Mayıs 1905) boyunca oturduğu ev burası! Şimdilerde, bütünüyle kentin iş merkezi içinde kalmış. Giriş dışında, sırayla on dokuz , on beş ve yirmi basamakla çıkılan üç küçük kat! Şu anda bu üç kattan oluşan yapının ikinci ve üçüncü katları, ‘Müze’ olarak düzenlenmiş. Yavaş yavaş çıkmak gerekiyor, bu daracık merdivenleri. Tıpkı, bir ömrün aşamalarını tırmanırcasına…
Öte yandan, odalar da bir hayli küçük –hem, hiç akla gelmeyecek ölçüde küçük– bu eski evde… Girişten hemen sonra, dönemin havasını yansıtan kadın ve erkek giysileri, ayakkabıları ve bir de beyaz renkli bir kadın şemsiyesi sergileniyor, dönem hakkında günümüz ziyaretçilerine bir fikir verebilmek için.
Ayrıca, sokağa bakan iki pencere arasında bir duvar saati; sonra üç sandalyeyle birlikte, alçakgönüllü bir orta masası. Ardından, anne babanın çocuklarıyla bir arada çekilmiş fotoğrafları. En sonra da, o evde doğan ilk çocuğun (Hans-Albert) tül örtülü beşiği!
***
Einstein Ailesi, 1882’de, Ulm’dan Münih’e geliyor; çocuğun doğumunun nerdeyse hemen arkasından. Ancak yıllar sonra, –o tarihlerde on altı yaşlarını süren ve kişisel yazgısını düşünme durumundaki– Genç Albert’i geride, orta öğrenimini bitirebilmesi için yabancı bir ailenin yanına bırakarak anne/baba Münih’ten ayrılırlar...
Çoraplarını bile sık sık birbirine karıştıran ve unutan bu sessiz ve yalnız çocuğa, sonuçta, düş kurmaktan –ya da, düşlerinde yaşamaktan başka– geriye ne kalmış ki?..
Böylece, bir bakıma, ancak görüntüsünün arkasına sığınan bir insan yaşama başlamış oluyor!
Einstein’ın ilk eşi, Sırp uyruklu bir kız: Mileva Maric! Kendisinden dört yaş daha büyük! Kızın anne ve babası, o tarihte, Macaristan’da, Novi Sad kentinde oturuyor. Baba Maric de, İmparatorluk yüksek memurlarından. Dolayısıyla, Mileva, Sırp burjuvazisini temsil eden bir ailenin kızı.
Mileva, önce Almanya’da, ünlü Heidelberg Üniversitesi’ne gidiyor; sonra da, Zürih’e gelerek Politeknik Enstitüsü’ne (EPFZ) giriyor. Yani, yüzyıl başındaki ismiyle ‘Polytechnikum’daki tek kadın, Mileva!.. Matematik ve fizik öğrencisi! Einstein da, aynı yıl (1896) Enstitü’ye giriş yapan öğrencilerden. Aslında, bir yıl önce başarılı olamayan genç adam, ancak bu ikinci denemede başarabiliyor.
Zürih Polytechnikum’u –görüldüğü kadarıyla– çağının çok ilerisinde bir kurum. Daha yirminci yüzyıl başlamadan, okul kız öğrenci alıyor. Oysa, Paris Politekniği örneğin, ancak 1970’te karma eğitime geçmişti…
Einstein, 1900 Temmuz’unda Zürih’ten mezun olur. Ne ki, Mileva’yla ilişkileri, daha başlangıçta genç kadın için dramatik sonuçlar doğuracaktır. Bir tarafın ‘yahudi’ olmayışı, karşı tarafta sorunları, direnişi ve tepkileri yanı sıra getirir. İlişkiler, doğal bir seyir izlemez. Ancak, Baba Hermann Einstein’ın 1902’de ölümüyle, gençlerin evlenmesi gerçekleşebilir.
Bu arada, her ne kadar çiftin evliliği, 1903 yılına dek uzarsa da, bir yıl öncenin ocak ayı sonlarında Mileva’nın bir kız çocuğu oluyor. Çocuk (Lieserl), Zürih’ten uzakta, Novi Sad kentinde doğar ve Einstein onu hiç görmez. Zaten, iki yıla varmadan da, annenin de yokluğuyla –dolayısıyla, ‘anne’ ilgisinden dahi yoksun kalmış olan– küçük kız ölür.
Ne ki, Mileva –yanında hiçbir destek olmadan ve hiç kimseyle sorumluluğu paylaşamadan– üstlendiği bu ağır yük yüzünden, okulda başarısız olacaktır. Dolayısıyla ne diploma alabilir, ne de bir meslek sahibi olabilir.
Oysa, Mileva, okulda ve okulu izleyen beraberlik yıllarında, eşinin çalışmalarındaki matematiksel işlemleri üstlendiği gibi, doğrudan doğruya da gene o çözermiş. Bu durumu, yıllar sonra oğulları Hans dile getirdiği gibi, Einstein’ın kendisi de “Karım benim matematiğimle meşgul oluyordu” demiştir.
Ölümün arkasından, yani 1902’nin Haziran ortasında da, Einstein, ancak tanıdıklar aracılığıyla, Berne Bröveler Bürosu’na “Üçüncü Sınıf Teknik Uzman” olarak atanır.
Ancak, mezuniyeti izleyen iki yıl, işsizlikle boğuşarak geçtiğinden, Genç Albert, –kendi sözleriyle– o dönemde ne refahı ne de herhangi bir mutluluğu amaç edinemez. Edinmez.
Einstein çifti evlenir evlenmez, Kramgasse’deki bu eve –yani 49 numaraya– taşınıyorlar. Bununla birlikte, Berne’de, Kramgasse’den önce dört, sonra da iki değişik evde oturmuş Einstein. İlk ev, daha doğrusu işsizlik günlerinde kiraladığı ‘oda’, Gerechtigkeit Sokağı’nda, 32 numarada. Kramgasse’nin hemen uzantısı sayılacak bir sokakta.
İlk çocuk (Hans-Albert) yaklaşık sekiz yaşlarına geldiğinde, aile içi tartışmalar da yoğunluk kazanır. Öyle ki, bir ara, “Mileva’yla yaşamak bir mezarlıkta yaşamak gibi!” demekten bile çekinmiyor, iki çocuk babası Einstein. Sonunda, 1914 yılında gerçekleşen boşanmanın ardından, çocuklar ve annesi kendi yazgılarına bırakılır; onlar da, Berlin’e yerleşirler… Bir bakıma, kendi çocukluğu gibi.
Einstein’ın ikinci eşi –bu kez, ailenin istekleri yönünde– bağlı olduğu ‘kapalı’ topluluktan; üstelik, yakın bir akraba. Gene, kendisinden daha yaşlı birisi: yeğeni Elsa! Böylece, Einstein, “Sizlerden biri olmakla mutluyum!” diye seslendiği Yahudi topluluğuyla da bağlarını daha bir kat güçlendirmiş olur.
***
Yüzyılın hemen ilk yıllarında, Genç Bilim Adamı daha çok ‘pozitivist felsefe’yle ilgileniyor; Kant ve Spinoza okur. Elinden bir gün bile, David Hume’ü düşürmez özellikle. Daha sonra, çalışmalarında kitabın yadsıyamadığı etkisini dile getirerek, “Hume’ün Treatise’si olmaksızın o çözüme asla ulaşamayacağını” söylemekten de geri kalmaz.
Albert Einstein, 1905’te, yani Zürih Politekniği’nden ‘doçent’ unvanını aldıktan sonra, aynı yıl içinde, Görecelilik Kuramı’na ilişkin ön yazılarını da yayımlamaya koyulur.
Aslına bakılırsa, hepi topu üç ya da dört yazı bunlar! Aslında, belki de yalnızca ikisi önemli. Biri, Sınırlı Görecelilik Kuramı olmak üzere. Bu teorinin 49 numaralı evde doğduğunu söyleyecektir kendisi de. Bir adım ötede, 1916’da, Berlin’de yayımladığı Genel Görecelilik Kuramı’nın ilk ipuçları da gene 49 numarada ortaya çıkmış…
Zaten, Kramgasse’deki evin yuvarlak orta masası dışında, pencerenin kenarında ve duvara dayanmış küçük bir dikdörtgen çalışma masası yok mu? Genç fizikçinin üstünde uzun saatler geçirdiği esin kaynağı! Çilekeş ve sabırlı masa!
Newton’dan bu yana iki yüzyıl öylece yerinde durmuş olan “evren anlayışı”nı bir anlamda yeniden ele alan Einstein, bu çalışmalarıyla, “mekân, zaman ve ışığın” birbirine bağlı olduğunu ileri sürer. Çalışmalarını Alman Fizik Yıllığı yayımlar.
1908’de Bröve Bürosu’ndan ayrılan Einstein, önce Berne Üniversitesi’nde bir iş bulur; küçük bir topluluğa, “ısının moleküler teorisi” üstüne ders vermeye başlar. Bir yıl sonra oradan da ayrılarak , Zürih’te, ‘Kuramsal Fizik Profesörü’ kimliğiyle çalışmaya girişir. Ardından da, 1911 ve 1912 yılları arasında, Prag’da, Alman Dili Üniversitesi’nde çalışmaya koyulur. Bu dönemde, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun üç ayrı ve görkemli başkentinden biri sayılan Prag’da, Einstein’ın Max Brod’la –Kafka’nın yakın arkadaşı– tanışması da aynı tarihe rastlar.
Hemen ardından, Zürih Politeknik Enstitüsü’ne (EPFZ) ‘prof’ olarak atanır. Orada, eski arkadaşı Grossmann’dan çalışmaları için gerekli matematik dersleri alır. Ancak, bir yıl sonra Berlin’e döner. Berlin’de, Prusya Bilimler Akademisi üyeliğine seçilir.
***
Kafka ve Einstein!
Biri sanatçı, öbürü bilim adamı! Üstelik, bir bakıma, her ikisi de yaşıt sayılır. Yalnızca birkaç yıl var arada.
Einstein, ilk bildirilerini 1905’te yayımlarken Kafka Başkalaşım’ı on yıl sonra, yani, savaş içinde; Köy Hekimi’ni ise daha da sonra (1919) yayımlar.
Açık ki, her ikisinin de üstünde savaşın ağır etkisi kendini duyurmuş. Ancak, Kafka, yıkılan Merkez İmparatorlukları’nın doğrudan kurbanlarından biri olurken, Einstein, Almanya’nın yenilgisine karşın, kazananlardan olmayı başarmış…
Kafka’nın yakın dostu Max Brod’un, 1915’te yayımlanan Tycho Brahe’nin Tanrı’ya Giden Yolu romanında aslında Einstein’dan söz ettiği ileri sürülür. Zaten, kitabın da Brod-Einstein karşılaşmasından dört yıl sonra gün ışığına çıkması da bir başka gerçek!
Öte yandan, bir başka dikkat çekici nokta, Weimar Cumhuriyeti’nin kuruluşunun ardından, Einstein gibi Kafka’nın da Berlin’e yerleşmesi (1922).
Her ikisinde de, ‘zaman’ –dolayısıyla, ‘sonsuzluk’ kavramı– yapıtlarının ekseni durumunda. Sözgelimi, Kafka’nın “Çin Seddi” öyküsü özellikle çarpıcı bir örnek sayılmaz mı?
Kaldı ki, Kafka’nın romanlarında görülen sonsuz sayıda engel de –sonsuz sayıda olması, zaten engellerin taşıdığı önemi ortaya koyuyor– bir yerde ‘zaman’ın göreceli oluşunu dile getiriyor.
Kırk dokuz numarada, Einstein’ı üç yaşında gösteren bir fotoğraf asılı. Yirminci yüzyıldan önce, Almanya’da çekilmiş bir resim. Büyük olasılıkla, doğduğu Ulm kentinin bir anısı olmalı. Ardından, bir resim daha: Aarau (İsviçre) Kanton Okulu’nda, herhalde. Henüz daha diplomasını almamış olmalı. Belki de, yeni almış? Zürih Politekniği’ne de, zaten 1896’da giriyor; tam yüzyıl başında lisansını veriyor.
Aslında, Einstein, çoğul bir insan: hem Alman, hem İsviçreli, hem de Amerikalı, sırayla!.. Besbelli, zamana ve koşullara göre hareket ediyor. Durum neyi, nerede ve nasıl gerektiriyorsa o yönde davranmış. Zaten, “hayal gücü bilgiden önce gelir” diyen de doğrudan kendisi…
Öte yandan, 49 numarada doğan 1904 doğumlu oğlu Hans-Albert’in kundağı da bu evde. Sergilenen öteki nesneler arasında. Çocuk bir yaşındayken, babası bir eliyle onun beşiğini sallarken öbür eliyle de formüllerini yazıyormuş kâğıtlarına.
***
Alman Dışişleri Bakanlığı’nın örgütlediği bir konferans konusu nedeniyle Fransa’da bulunduğu sırada ise, ünlü savaş alanı Verdun’e (Meuse) dek gider. O sırada söylediği, “Bütün dünyanın öğrencilerini buraya getirtmeli; ta ki, savaşın nasıl canavarca bir şey olduğunu görsünler!” sözleri bugün bile kolayca unutulamaz.
Öte yandan, 1923’te, yani Hitler’in Münih (Birahane) Darbesi sırasında, Einstein, gene de Berlin’de kalmaya devam eder. Dahası, o sıralarda, yalnız Alman topraklarına sıkı sıkıya sarılmakla kalmaz; bir de –1929 Ekonomik bunalımına karşın– Berlin civarında bir arazi satın alır, oraya gönlünce bir ev inşa ettirir. Ayrıca, yeni evin yakınındaki Templin Gölü’nde de –sık sık gezintiye çıktığı– bir yelkenli tekne edinir.
Ne ki, 1932 Aralık ayı sonlarına doğru –yani, yaklaşık Nazi Partisi’nin iktidara gelişinden bir ay önce– her şeyi bırakarak, yeni ailesiyle birlikte Almanya’yı terk eder.
Bu arada, 1933 yılı içinde, Einstein’ın, kısa bir süre için Zürih’e uğrayarak, orada bulunan Mileva’yla büyük oğlu Hans-Albert’i ziyaret ettiği ve onlarla birlikte son bir fotoğraf çektirdiği bilinmekte. Ama, yine de ‘şizofreni’ tanısı konulan ikinci oğlu Edouard’ı aynı kentte bir klinikte yapayalnız, kendi yazgısıyla baş başa bırakacaktır.
Bir yıl sonra (1934), Ocak ayı sonlarına doğru, ABD’ye kabul edildiğinde, Başkan Theodore Roosevelt’in çağrılısı olarak Beyaz Saray’da bir gece geçiriyor. Sonra da, Princeton Üniversitesi’ne yerleşir.
***
Einstein Yılı’nda, 2005’in Mayıs ayı sonlarına doğru Berne’i ziyaret eden Hindistan Cumhurbaşkanı Ebubekir Zeynelabidin Abdülkerim de, Tagor ile Einstein’ın mektuplaşmalarından söz etmişti, başkentte yaptığı konuşma sırasında. Zaten, evde de, Tagor’la Einstein’ın birlikte çekilmiş fotoğrafları var, duvarda asılı: üstüne, 1926 tarihinin not düşüldüğü…
Bu arada, evin duvarındaki bir başka fotoğraf da, 1925 yılının kaydını taşımakta –ve bu kez, Danimarkalı fizikçi Niels Bohr’la yan yana çekilmiş– üstelik, gene aynı duvara iliştirilmiş…
‘2005’te, yetmiş üçüncü yaşını süren Hindistan Cumhurbaşkanının aynı zamanda, bir fizikçi olduğu da unutulmamalı. Hem de füzeler üstünde bir uzman! İsviçre’ye gerçekleştirdiği resmi ziyaret sırasında, Berne’de, Einstein’ın geçmişte gezindiği eski kentin toprakları üstünde o da dolaşmak istemişti.
Bir bakıma, Albert Einstein’ın yaşamı dramatik, saçma ve anlamsız bir paranteze eşdeğer: parantezin dışında tüm sevdikleri –çocukları, eşleri, bağlandığı iklim ve de yaşadığı topraklar– kalmış; içindeyse, sonu açısından ister istemez geri dönüşsüz bir yıkıma ulaşmış çağdaş bir hırsın parıltılı aşamalarıyla derin yalnızlığı!..
|