| Füruzan’a Uzaklardan Yakın Bir Selam
|
| |
|
Füruzan için bir yazı yazmam önerildiğinde, hiç duraksamadan “Elbette!” dedim, “Onur duyarım...” İlk kitabı Parasız Yatılı’yı okuduğumdan bu yana ‘benim yazarım’ diyerek izini sürdüğüm, öykülerinde iğne oyası inceliğinde işlediği dünyaları içimde yaşattığım, kendimi hep çok yakın hissettiğim ve edebiyatına ‘içerden’ bakabildiğime inandığım bir yazara, ilk kez ‘dışardan’ bakmam gerekeceğini, telefonu kapattıktan sonra düşünebildim ancak. Ardından bastıran korku, “Nasıl altından kalkacağım?” sorusunun yanıtsızlığı, midemde küçük bir kasılma yine...
İnsanın edebiyata bakışında, daha da ötesi dünyayı algılayışında yadsınamaz etkileri olduğuna inandığı bir yazar ya da şair için yazmak, onu düşünmeye benzemiyor hiç. Düşünürken onun edebiyatıyla baş başayım çünkü, aramıza giren hiçbir şey yok. Tüm kuramlardan, doğrulardan ya da yanlışlardan soyutlanmış, salt bir şeylerin örtüşmesinden kaynaklanan, belki de dünyaya benzer pencerelerden bakmanın sağladığı ve kimsenin bilmediği gizli bir ilişki bu. Edebi bir metinden yola çıkarak kendimle ve hayatla hesaplaştığım kısa zaman dilimleri, belki kendimi ve hayatı sorgulayarak dünyayı tanıma, insanı anlama, bir şeyleri yerli yerine koyma çabası. Çok saf, neredeyse çocuksu, bir o kadar da derin birliktelikler... Hayır, Füruzan için yazmak çok güç, tek yapabileceğim onun metinleriyle kurduğum ilişkiyi, bende yaşayan Füruzan’ı bir kez daha anımsamak, ancak bu...
1971 yılında yayımlanan Parasız Yatılı’yı, 1972’de okumuş olmalıyım büyük olasılıkla. Tam otuz beş yıl! Parasız Yatılı otuz beş yaşında, ben de otuz beş yıldır Füruzan okuruyum. Füruzan okuru olmanın ötesinde bir şey var, nasıl ifade edeceğimi bilemediğim, evet, aramızda bir şey var... Öykülerindeki ortamları, karakterlerini tanıyor gibiyim, pek çoğu benimle birlikte yaşıyor adeta. Beşiktaş’ta çocukluğumun geçtiği Eski Sokak’ta, Beyoğlu’nun arka sokaklarında, İstanbul’un unutulmuş semtlerinin kenar mahallelerinde dolaşırken, çevreme onun öykü karakterlerinden birine rastlama umuduyla baktığımı fark ediyorum bazen. Gülten Akın’ın, Füruzan’ın da sevdiğini sandığım “Ah, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya” dizelerini her anımsadığımda, ince şeylere elimden geldiğince bakma çabamda katkısı olan başucu yazarlarımdan birisinin Füruzan olduğunu bilmek sevindiriyor beni.
Nereden başlamalıyım? Belleğimde hâlâ çok taze olanlarla belki. Parasız Yatılı’nın ana kızına (‘parasız yatılı’ kavramının gerçek karşılığını on yedi yaşımda öğrendiğimi ve hiçbir gerçeğin yaşanmadan tam anlamıyla algılanamayacağını düşündükçe, hâlâ utanıyorum...), “Edirne’nin Köprüleri”nin Adile Hala’sına (haftada bir ev işlerine yardımcı olarak evimize gelen Yugoslav göçmeni Sulhiye teyzenin hikâyesini ilk kez merak etmiş, onun da memleket hasreti çektiğini, üç çocuğunu okutmak için evlere temizliğe gittiğini öğrenmiştim...), “Temizlik Kolu”nun Hediye’sine ve zamanında iyi günler görmüş ninesine (ilkokulda iki yıl temizlik kolunda birlikte olduğum arkadaşlarımı anımsamaya çalışmış, temizlik koluna girmemin evde konu bile olmadığını düşünmüştüm...) değinmeliyim kesinlikle.
Hemen ardından Benim Sinemalarım’ın Nesibe’si (aynı evin bir başka odasında yaşayan kiracı, iki çocuklu genç kadın, ‘katlanmayı öğrenmeden gittiniz üstüne’ dediği için mi Nesibe kadar yer etmiş bende, yoksa Nesibe’nin, kaybolan kızının acısıyla içi kavrulan, ancak bunu bile açığa vuramayan annesine, sevgisiyle destek veren tek kişi olduğu için mi?), “Ah... Güzel İstanbul”un eski genelev kadını Cevahir’i, uzun yol şoförü Sarı Kâmil’i (Cevahir’in ölmeye giderken, evdeki dolmaları gelirse Kâmil’e vermesi için ev sahibi yaşlı kadına bırakmasını neden unutamıyorum?), “Günübirlik Adada”nın zengin köşkünde hizmetçilik yapan on beş yaşındaki Cennet’i, kızının aylığını almak için günübirlik adaya giden yoksul, çaresiz babası Enver Efendi (Cennet, besleme olmak yerine ‘işçi olmanın insana daha yaraşır olduğunu’ söyleyerek direnir babasının teslimiyetine. Hikâyenin sonunda ise babanın teslim olacağına dair ipuçları vardır belli belirsiz: ‘Eh, ne diyeyim, bildiğin gibi yap bakalım. Olur ya... Belki biz iyisini bilemedik...’), evet, tümü geliyor gözlerimin önüne. Dar sokaklar, yoksulluk kokan evler, tek göz odalarda yaşayanlar (okuduğum en ‘acımasız’ öykülerden biri olan “Çocuk” öyküsü ve Behçet Necatigil’in dizeleri: “Şu dünyada oturacak o kadar yer yapıldı / Kulübeler, evler, hanlar, apartmanlar / Bölüşüldü oda oda, bölüşüldü kapı kapı / Ama size hiçbir hisse ayrılmadı / Duvar dipleri, yangın yerleri halkı / Külhânlarda, sarnıçlarda yatanlar!” Gözümüzden kaçan ya da rahatımızı kaçırmamak için özellikle gözden kaçırdığımız alçakgönüllü, kırık dökük, çoğu onurlu insanlar, ince hüzünlerle sarmalanmış kadınlar, başkaldırma çabasında yitip giden genç kızlar, ezik, kavruk, ağırbaşlı ve hep az konuşan erkekler, hayatın tüm yükünü taşıyanlar, ötekilere yer açanlar...
Sonra Sevda Dolu Bir Yaz, farklı bir ağıt, sanki hiç olmamış, gerçek dışı, uzak dünyalardan, “Miltiyadi Aile Gazinosu”ndan gelen bir ezgi gibi. “Olanlara, yaşanan o tuhaf aşklara, tutkulu arkadaşlıklara, hatta bütün bu geçmişin gerçekliğine inanmak giderek güçleşiyor artık, olanaksızlaşıyor benim için” diyerek yıllar sonra adını değiştirip gerçek olamayacağına inandığı geçmişinden kurtulmak isteyen Şemsigül Şehrazat Debrecenli.
Sonra Kırk Yedili’ler’i, Emine’yi, Seçil’i, Haydar’ı, insanın iliklerini donduran işkence ortamında bir Anadolu masalı, binlerce yıllık bir efsane ya da sıcacık bir türkü gibi algıladığım Leylim Nine’yi, Kiraz Kız’ı, Nazik Kadın’ı anımsıyor, tanımadığım bir coğrafyanın acımasız koşullarını, Erzurum’un karlı dağlarında işkenceyle birlikte içime işleyen soğuğu hissediyorum. Nüveyre öğretmen, tüm ayrıntılarıyla karşımda yine, Cumhuriyet’in ‘idealist’ eğitim ordusunun sadık neferi, tayyörüyle, evet, öncelikle de tayyörüyle, cinsel kimliği olmayan bir kadın... Çocuklarını, hayır, oğlunu değil de kızlarını, sorgulamaya gerek duymadığı –ve kendisi için uygulamadığı– ahlak dersleriyle yetiştirmeye çalışan Nüveyre öğretmen öylesine canlı ki hâlâ. Belki tanıdığım bazı kadınlara benzetiyorum onu, dar kalıpların içine sıkıştırdıkları dünyalarında yaşayan, dışarıya bir kez olsun bakma gereksinimi duymayan ve bakma çabasında olanları acımasızca yargılayan kadınlardan birine; belki de başka roman kahramanlarıyla karıştırıyorum, Sevgi Soysal’ın Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’ndeki hırslı, hoşgörüsüz, öfke dolu emekli Hatice Öğretmen, yine aynı kitaptaki Olcay’ın cinsiyetsiz annesi, düzenin ve geleneksel aile kurumunun yılmaz bekçisi Mevhibe Hanım’la kesişiyor bir anda. Benzerliklerinin az ya da çok olması önemli değil, büyüleyici olan Füruzan’ın kahramanlarıyla birlikte yeni yolculuklara çıkabilmek, başka hayatların peşine düşebilmek çünkü.
Füruzan, Erdal Öz için yazdığı bir yazıda şöyle diyor: “Kitaplarının yeni basımlarından birindeki desenleri geçenlerde gördüğümde, ‘Sen ciddi ciddi resim yapan birisin. Üstelik el-ayak çizimleri hatasız yapılması en güç anatomi konularıdır...’ dediğimde gülüvermişti.” Bu satırları okuduğumda, Füruzan’ın öykülerinin de hatasız resimler gibi olduğunu düşündüm. Karakterlerinin yıllar yılı böylesine canlı kalmasında, öykülerindeki görselliğin de payı olsa gerek... Yazar bir söyleşisinde bunu dile getirmiş zaten: “Kitap okurlarına ulaşana değin, resme olan eğilimimi hâlâ taşıyordum. Çizimlere yükleyeceğim, renkle vurgulayacağım görseli, sözcüklere aktararak edebiyatımı kurabilirim diye düşündüm.” Bunu başardığı tartışılmaz elbette, tiplemelerindeki ve gözlemlerindeki canlılık, anlatımındaki yalınlık, ayrıntılardaki gerçeklik de öyle, ancak Füruzan’ın bende bu denli canlı yaşamasında, anlattığı dünyaların da ötesinde, bu dünyalara bakışına yansıyan duyarlılığın ve insana sevgiyle eğilmesinin de çok büyük payı olduğunu biliyorum.
Benim Sinemalarım’ı ilk okuduğumda sanırım lise son sınıf öğrencisiydim. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde yoksunluk içinde yaşayan, çocukluktan genç kızlığa henüz geçmiş, sinema tutkunu Nesibe’nin, para karşılığında yaşlı erkeklerle girdiği ilişkiler çevresinde gelişen öyküsünü soluğum kesilerek okumuştum. Nesibe’nin kısa süreli birlikte olduğu erkekleri algılayış biçiminden, bedenini ve ruhunu korumak için geliştirdiği savunma yöntemlerinden, tek göz odalı yoksul ev, sinema salonları ve plaj kabinleri betimlemelerinden, kısacası öykünün tümünden müthiş etkilenmiştim, ama öykünün özellikle bir bölümünün, ‘kiralanmış yün mayo’nun anlatıldığı satırların etkisi farklı olmuştu. Bu sözcükler, bir anda çok eskilere götürmüştü beni. İlkçocukluk yıllarımdan silik görüntüler... Annem, ablam ve birkaç tanıdık ya da akrabayla birlikte Florya sahilindeki Belediye Plajı’na gidişlerimiz. Sirkeci-Florya arasında, bana çok uzun gelen tren yolculuğunun çocuk zihnimde yarattığı hayaller. İstasyonları sayarak, sabırsızlıkla Florya’ya ulaşmayı bekleyişim. Trenden inince içimi kaplayan sevinç, plaja giden ağaçlıklı yoldan hızlıca yürüyüşümüz. Belleğimde yer ettiğinin farkında bile olmadığım bir resim ansızın: Plaj girişindeki kiralık mayo tezgâhları! Çoğu eski, eprimiş, soluk yüzlü mayolar. Kim giyer bu mayoları? Herkesin kendi mayosu olmaz mı zaten? Anneme sorduğum sorular, aldığım yanıtlar… “Onlar kirli olur, başkalarının giydiği mayolar giyilmez!” Bir anda canlanıveren görüntüler, sesler... Hemen ardından başka bir çağrışım: “Plajdaki Ayna”. Sait Faik Abasıyanık’ın bana çok çarpıcı gelen öykülerinden biri. Öyküdeki adamın, kadınla birlikte olduğu izbe yerden çıktıktan sonra denize koşması, deniz suyunda rahatlamayı beklerken az önce yaşadıklarından, sürekli kendisini izleyen çocuğun bakışlarından bir türlü kurtulamaması. Nesibe’yle birlikte olan adamın ise, ilişki öncesinde denize girmesi. Adamlardan biri suyla arınmaya çalışırken, ötekinin suya girerek bedenini biraz sonra birlikte olacağı küçük kıza hazırlaması. Suya önce ya da sonra girmenin anlamı... Sait Faik’in öyküsündeki ayna kırılırken, Benim Sinemalarım’dan çocukluğuma, ardından da “Plajdaki Ayna”ya uzanan soru işaretleriyle dolu uzun bir yolculuğa çıkıyorum sanki. Art arda çağrışımlar, suya atılan bir taşın yarattığı halkalar gibi... Edebiyatın mucizesi de bu olsa gerek: Akıp giden zamana karşı yıllarca iz sürmek ve ansızın buluşuvermek, farklı dokularda da olsa birbirine yakın yerlerde...
Füruzan için bir yazı yazmak... Müthiş bir onur elbette, ama ‘dışardan’ bakabilmek mümkün mü, edebiyatıyla böylesine içimde yaşayan bir yazara? Füruzan’ın bir okuru, evet, içten ve gerçek bir okuru olarak ona uzaklardan yakın bir selam gönderebilirim ancak. Bir de teşekkür eklemek isterim, insana bakışındaki duyarlılığı ve bana öğrettikleri için...
|