Homurdanmalar - 4
Bir Bellek Kayması


Mehmet H. Doğan


Murat Belge, bilgisine, düşüncelerine, yargılarına genellikle güvendiğim bir kişidir. Edebiyat yaşamına girdiği Yeni Dergi’nin özel sayılarına çeviri ve telif katkıları, Amerikan ve İngiliz edebiyatından, örneğin Faulkner’dan, Dickens’tan yaptığı roman çevirileri, Marksist klasiklerden yaptığı kuramsal çeviriler, önce kendi kuşağının dergileri daha sonra da Birikim dergisindeki şiir-edebiyat üzerine yazıları, incelemeleri, onu kuşağının sözüne en güvenilir yazarı durumuna getirmiştir. ’60’ların sonlarına doğru, İkinci Yeni karşıtlarıyla –kanlı bıçaklı düşmanlarıyla da diyebilirsiniz bunlara– yaptığım kavgalar sırasında yüz yüze ilk karşılaşmamızda güncel edebiyat üzerine konuşurken –bir Kadıköy vapurunda olduğumuz kalmış aklımda sadece– biraz da hayretle, “Ama biz aynı şeyleri düşünüyoruz” dediğini anımsıyorum. Evet aynı şeyleri düşünüyorduk elbette, ama o günlerin gergin havasında, kulaklara fısıldanan dedikodular sizin söylediklerinizden, yazdıklarınızdan önce gelirdi ve sizi asıl tanıtan şeyler bunlar olurdu. “Ama biz aynı şeyleri düşünüyoruz!” sözlerini daha sonra, çatıştığımız birçok kişiden duyacaktım. Ne ki, Murat Belge bu sözleri ederken gerçekten de içtendi; bunu o zamanlar, Halkın Dostları dergisindeki, daha sonraysa çıkardığı Birikim dergisindeki yazılarıyla da kanıtladı. Karşıt olduğumuz konularda yazdıkları da, kuşaktaşlarının o günlerdeki havasına uygun, saldırgan ya da içinden pazarlıklı şeyler değil, açıklayıcı, yol gösterici, bilgiye dayalı şeyler olmuştur. Murat Belge’nin yazılarını hâlâ merakla, dikkatle okurum.
Ne ki, ’80’lerden sonraki hızlı değişimler Murat Belge’yi biraz da zorunlu bir biçimde akademik çalışmadan etkin politika içine itti. Belge bir politik parti içinde güncel politikaya katılmadı, doğru, ama sivil örgütler içinde ideolojik savaşıma daha çok zaman ve çaba harcamaya başladı. Birikim’deki, günlük gazetelerdeki yazıları, onu hızla edebiyattan uzaklaştırdı. Bunlardan vakit bulup da yaptığı roman üzerine eleştirel incelemeleri bile çoğunlukla ideolojik eksenli yaklaşımları hedefler oldu. Her zaman, birçok yerde yazdığım, söylediğim gibi, edebiyatımız için ciddi bir kayıp olmuştur bu.
Belki ben yanlış düşünüyorum, ama siyasayla bu içli dışlılığın, genel olarak her yazarın düşünme ve yazma özgürlüğünü kısıtlayacağına, etkileyeceğine inanıyorum ben. Giderek yazar, ele alınan konu ne olursa olsun, onu, sağduyulu, apaçık gerçeklere aykırı genellemelerden uzak, farklılıklarını da gözönüne alarak kendi özgüllüğü içinde işleyeceğine, belli sonuçlara götürecek biçimde ele alıp inceleme alışkanlığı ediniyor. Konunun özel tarihsel koşullarını görmezlikten gelen bir tür siyah-beyaz düşünme tarzı; bir tür “benden yana-bana karşıt” ayrımını gözetme tavrı.
Murat Belge’nin nicedir gazetelerdeki köşe yazılarında zaman zaman görüp de inanmadığım bu tavrın son somut örneğine Üç Nokta adlı edebiyat dergisinin Temmuz-Eylül 2006 tarihli sayısında rastladım. Belge, dergi editörü Cenk Gündoğdu ile yaptığı, 1960’ların edebiyat ortamı üzerine söyleşide söz 27 Mayıs’a gelince şunları söylüyor: “Demokrat Parti 50’de iktidara gelince Ordu’daki ‘emireri’ kurumunu, işleyişini kaldırdı. ’60’tan sonra onun adını değiştirip yeniden uygulamaya koydular. Çeşitli kanunlar çıkardılar. Şunu koruma, bunu koruma kanunları ortaya koydular ki artık laf edilmez, söz edilmez bir hale getirdiler bazı insanları…”
Bir an durup düşündüm, Belge’ye bu, gerçeğin tam aksi, yanlış bilgileri gerçekmiş gibi söyleten şeyin ne olabileceğini. Elbette ki o günler değil bugün sahip olduğu bir askeri darbe, bir ordu karşıtlığı, liberal demokrat söylem.
“O günler değil bugün” demem boşuna değil; söyleşinin daha öncesinde “Şimdi ben bugünden baktığımda 27 Mayıs’ı desteklemem elbette. Ama o vakitler 17 yaşındaydım, 27 Mayıs’ta. “Ve yaşananlar bezdirmişti bizi.” Bir taraftan özgürlükçü bir hava olacak ve ben katılamıyorum diye içim giderdi. Katılabildiğim kadarıyla bir şeylere katıldım” (a.b.ç.) diyor Belge. Bir DP milletvekilinin oğlu olan Murat Belge, bildiri basılan bir teksir makinesinin yeri tespit edilince parçalanıp bir başka adrese taşınma işine katıldığını söylüyor. “Yaşananlar bezdirmişti bizi” derken elbette ki D.P.’den söz ediyor. Bugün altmışına gelmiş ’40 doğumlu herkesin çok iyi anımsayacağı gibi, Demokrat Parti’nin demokrasinin d’si kalmamış zorba yönetiminden, zaten kısıtlı olan özgürlüklerin ayaklar altına alınışından, particilik, demokrasi adına oynanan gülünç oyunlardan bıktığını söylüyor, sanırım.
Ama bugünkü, darbe karşıtı, antimilitarist, liberal demokrat kimliği Belge’yi, 27 Mayıs’ın baş nedeni Demokrat Parti’nin yanında yer almaya zorluyor: Ordu’da bir ayrıcalık öğesi olan “emireri kurumu”nu kaldıran olsa olsa Demokrat Parti, daha sonra “onu adını değiştirip yeniden uygulamaya koyan” da olsa olsa 27 Mayısçılar, yani ordu olabilir gibi bir mantık yürütüyor. Siyah ne varsa orduya, beyaz ne varsa DP’ye… Emireri konusunda yanlış bilgilendirilme diye bir şey olamaz, çünkü çıplak gerçek, bu kurumun 27 Mayıs’tan hemen sonra kaldırıldığı ve bir daha başka bir ad altında uygulamaya konulmadığıdır.
Murat Belge, benim 1970’te emekliliğime kadar orduda bulunduğumu bilir; bana inanırsa diyorum ki, “emireri kurumu”nu işlerlikten kaldıran 27 Mayısçılardı, DP değil. 1960’a kadar her subay gibi benim de emirerim vardı.
Belki Murat Belge için hayal kırıcı bir şey olacak, ama yine söyleyeyim: bütün devlet hizmetinde olduğu gibi orduda ve daha sonra işçi kesiminde de ‘aile üyelerinin sağlık hizmetlerinden yararlandırılması’ 27 Mayıs’tan sonraki bir uygulamadır. Basın İlan Kurumu, bir 27 Mayıs uygulamasıdır; gazeteler, gazeteciler, DP zamanında hayallerinden vazgeçmemişler, düşünme ve yazma özgürlüğüne 27 Mayıs’la kavuşmuşlardır. 1961 Anayasası –Belge hiç söz etmiyor bundan– bir 27 Mayıs ‘belge’sidir. O güne kadar tabu olan birçok konu –sendikalaşma özgürlüğü, grev hakkı, sosyalizm…– 27 Mayıs’tan sonra açık açık konuşulmaya başlanmıştır. Bunlar bilinmeden 27 Mayıs’a biçilecek herhangi bir kimlik yanlış olacaktır bence.
Söylenecek şey çok daha, ama Murat Belge’nin beni de bir darbeci sanmasından korkarım. Bilen bilir, hayatımda hiçbir gün darbeci olmadım, asker kökenli olduğum halde askerci –militarist– olmadım; ama kafamdaki resme uymuyor diye apaçık gerçekleri de bile bile bozmadım. Örneğin, idam edilmesine karşı olduğum, acıdığım halde, Menderes’in, 1980’lerden sonra uydurulan, “demokrasi havarisi” olduğu yalanına da hiçbir zaman inanmadım, çünkü o günleri birebir yaşadım: insanların üç-beş satırlık bir gazete fıkrası yüzünden aylarca hapis yattığını gördüm; Yaprak, Barış gibi dergileri okuduğum, Varlık, Yeditepe gibi dergilere şiir gönderdiğim için “gomonistlikle” damgalandım; bir gece yarısı evimi basacaklar ve ne akıl almaz yerlere gizlediğim Nâzım şiirlerini, Fransızca kitapları, Tribunes des Nations gibi dergileri, gazeteleri bulacaklar diye uykularım kaçardı. Kazandığım paranın elimde sabun gibi eridiğini gördüğüm ekonomik bunalımlar yaşadım o anlı şanlı demokrasi(!) günlerinde.
Hayır, askeri darbelere karşı olmak için Menderes’i, DP’yi yüceltmek de gerekmiyor bence; tersine, DP’nin on yıllık sakat yönetimi olmasaydı 27 Mayıs diye bir olayın da olmayacağına inanıyorum; bunun içindir ki, “27 Mayıs’ın baş nedeni DP” sözlerini ettim.
27 Mayıs’ın, 12 Mart’la, 12 Eylül’le aynı torbaya sokulmasının da büyük bir yanlış olduğuna inanıyorum. Birebir bütün gerçekliğiyle yaşadığım 27 Mayıs, yüzeysel mantıkla alınırsa, demokrasi-dışı bir hareketti, ama öte yandan, yüzlerce yıllık tarihsel gerçeğimizin sonucu, halkın direnme hakkını ordu eliyle kullandığı haklı bir hareketti de. Ötekilerinse ne olduğunu söylememe gerek yok, Murat Belge benden iyi bilir.

* * *

Bir zamanlar, ’70’lerde, “Marksizmin tek ve değişmez olduğu”, bunun dışında bir düşüncenin reformizmin saptırması olduğu, böyle olduğu için de reddedilmesi gerektiği kabul edilirdi. Oysa tam da 1970’lerde Fredric Jameson, Marksizm ve Biçim adlı yapıtında şunları yazıyordu:

Çünkü –düşüncenin kendi somut toplumsal durumunu yansıttığı ilkesine göre– bugünün dünyasında, her biri kendi sosyo-ekonomik düzeninin özgül gereksinim ve sorunlarına yanıt veren birçok Marksizmin olması, Marksizmin ruhuna tamamen uygundur: Örneğin, bunlardan biri, sosyalist blokun devrim sonrası sanayi ülkelerine uygun düşer; bir başkası –bir tür köylü Marksizmi– Çin’e ve Küba’ya, Üçüncü Dünya ülkelerine uygun düşer; yine bir başkası Batı’daki tekelci kapitalizmin ortaya çıkardığı, başkalarına benzemeyen biricik sorunlarla kuramsal olarak baş etmeye çalışır. Benim post-endüstriyel diye adlandırmayı denediğim bu sonuncu tür Marksizm bağlamında, Hegel felsefesinin –parçanın bütüne ilişkisi, somutla soyut arasındaki karşıtlık, bütünsellik kavramı, görünüşle özün diyalektiği, özne ile nesne arasındaki karşılıklı etkileşim gibi– büyük temaları bir kez daha gündemdedir. Betimleyici olduğu kadar tanı koyucu (diagnostik) olmayı da arzu eden bir yazın eleştirisi, bunları, ancak yeniden icat etme pahasına bilmezlikten gelecektir.
(F. Jameson, Marksizm ve Biçim, çev. M. H. Doğan, YKY, 2006, 2. Basım, s. 17)

Her olguyu, her olayı kendi yerel, tarihsel ve ontolojik koşulları içinde ele almanın bilimsel bir zorunluluk olduğuna ve bizi gülünç yanlışlara sürüklemekten kurtaracağına inanıyorum.


<<geri dön

Ana Sayfa