| FÜRUZAN
“Tarihin ilk çağlarından beri kayda düştüğü acılarla ilgileniyorum”
|
| |
|
Parasız Yatılı’nın ilk basımından bu yana 35 yıl geçmiş. Kitap Sait Faik Armağanı’nı aldığında bir radyo programı dolayısıyla tanışmıştık. Yani 35 yıllık okurun ve dostunum. O günden beri her beraberliğimizde edebiyat üzerine, sanat üzerine ve elbette Türkiye’de, dünyada olup bitenler üzerine bitmez tükenmez sohbetlere daldık, coşkuyla tartışıp durduk. Bugün burda baş başayız güya, görünürde kimse yok. Öyle değil aslında, her zaman olduğu gibi çok kalabalığız yine. Parasız Yatılı’daki öykülerin kahramanlarından başlayarak yazdığın bütün öykülerin, romanların kahramanları dolanıp duruyor çevremizde. Pek çok hayat... Yalnız burada değil, kim bilir nerelerde, kaç okurun zihninde, kalbindeler şu anda... yalnız anadillerinde değil, çeşitli dillerde konuşarak…
Şimdi diyorum ki, yaratıcıları sen olduğuna göre belleğinde ilk öne çıkanlara söz versen ve kendilerini sende nasıl biriktirdiklerini, nasıl yazdırdıklarını anlatsalar.
Yazarlığımın bana kazandırdığı dostluklarla zenginleştim, önce bunu belirtmek isterim. Bu güvenilir dostlardan biri de sensin; senin de bana güvendiğini bilirim. Şimdi burda edebiyat konuşmasak herkesin çok daha ilgiyle okuyacağı ne kadar deli dolu şeyler konuşabilirdik!.. Yine de, unutmamalı ki bizi kardeşçe birbirimize bağlayan edebiyata ve sanata olan düşkünlüğümüzdür. Şunun da altını çizmek isterim, bütün bu yıllar içinde edebiyat konuşurken metinler üstünde tartışırdık, onları yazan, ortaya çıkaran kişilerin ‘iyi’ ya da ‘kötü’ olarak ele alınmaları aramızda hiç yapılmadı. Hâlâ da yapılmıyor. Bizi ilgilendiren daima yazılanlardır. Ne yazık ki bu tutum dar bir alanın dışına taşmadı.
Niye böyle söylüyorsun?
İstersen bunu sonra cevaplayayım. Önce bizim küçük kızları çağıralım.
20. yüzyılın psikiyatri dalları ve uzmanları, 3. binyıla girerken daha da genişleyerek insanların doğuşlarıyla başlayan, belki de ana karnında başlayan bellek kayıtları olduğunu öne sürüyorlar ve ben buna inanıyorum. Çocuk pedagojisinde 0-3 yaş arasının olağanüstü kaydadeğer olduğu sık sık vurgulanıyor. Benim çocuk kahramanlarım asla vazgeçmediğim anlatıcılardır. Vazgeçmeye de hiç niyetim yok. Çünkü onlar öğretilmekte olana çıplak gözle bakıyorlar. Bakışları eskitilmiş, oturtulmuş olan bütün ilişkilerdeki iyi ve kötü yanları önce duyularıyla ve el yordamıyla kollayarak anlamaya çalışıyorlar. Anlamaya uğraştıklarını aidiyet taşımadan, bence olağanüstü bir biçimde belleklerine kaydediyorlar: Sesleri, kokuları, mekânları ve büyükleri. Mutlu olmanın ne olmak olduğunu hergün talim eden ve ettiren büyüklerini... Bu durum cins ayrımı yapmadan –kız çocuk olabilir, erkek çocuk olabilir– hızla yitip giden, hızla avuçlarından kayan yitik çocukluk cennetleri bitene kadar sürüyor. İşte ben o kahramanlarla yola çıkıyorum: “Yaz Şarkıları”nın küçük Şemsigül Şehrazat Debrecenli’si; kendisine güzelleme yapılan Redife; kuşatma altında birden büyüyüveren Nazan, Raşel, Tasula ve ötekiler. “Günübirlik Ada”daki varsıl köşkün hizmetçisi küçük Cennet; Kırk Yedi’liler’deki yoksulların yoksulu Leylim Nine’nin Kiraz kızı; Berlin’in Nar Çiçeği’ndeki göçmen ailenin kundak bebesi; sinemaların tutkulusu güzel Nesibe; “Yaz Geldi İskelesi”nin küçük kızı; “Sevda Dolu Bir Yaz”ın öksüz kızı; “Sokaklarından Gemilerin Geçtiği Bir Kent”teki sokak çocuklarından Bünyamin Doksan, Cansu, Zafer ve ötekiler; loş hanın kahveci çırağı Seyit’cik; “Kış Gelmeden” evden kaçacak olan Ayten ve Alişan; “Edirne’nin Köprüleri”ne destan yazan doksanlık Balkan göçmeni ninenin torunları; “Gecenin Öteki Yüzü”nde fotoğraf çeken küçük kız; “Çocuk”taki korkularla, gölgelerle çevrelenmiş küçük oğlan; “Haraç”taki adı bile evlatlık bırakıldığı konakta takılan Servet; “Kent Düşerken”deki plastik parçalarından, karton kolilerden oluşmuş kovukta ölüp giden küçük oğlan ....
Bu çocuk kahramanlar ilk kitapta kalmadılar, giderek çoğaldılar, daima bir yolunu bulup her kitapta farklı hayatlar içinde ete kemiğe büründüler, kendilerini gösterdiler.
Ve gösterecekler. Çocuklar unutmaz. Biz çocukluğumuzu unutuyoruz.
“Mekânlar, kokular, sesler” dedin. Senin öykülerinde de romanlarında da çok baskın ögelerdir bunlar ve çarpıcı bir hayatiyet verirler yazılanlara. Bunları söylerken aynı zamanda yazarlık dokunu koymuş oluyorsun ortaya ya da o dokunun hemen ayırt edilebilen bir yanını... Öğrenmek istediğim, bunları ne zaman, nasıl fark ettiğin ve yazıya dönüştürmeye karar verdiğin.
Bunu sanıyorum sana birkaç kez söylemişimdir: Ben okumayı yazmayı ilkokula gitmeden önce öğrendim, daha çok da okumayı öğrendim kendi kendime. Harf denen işaretlerin yan yana gelip çıkardığı sesleri, o seslerin çıkardığı anlamları çözmeye başladım. Ve değişik yerlerde, değişik durumlarda bulduğum her kitabı okur oldum. İlkokul iki veya üçüncü sınıftayken Tolstoy’un kocaman kalın bir kitabını okudum. Savaş ve Barış değildi, belki de Acımak’tı. Ordaki bir cümleyi o günden beri unutmamışımdır. Çok varsıl ve soylu bir adam, Sibirya’ya sürgün edilmiş birinin ardından giderken, ona söylenen bir söz var: “Nasıl buna kalkışıyorsunuz, çok zor olmayacak mı?” Adamın cevabı çok çarpıcı: “İyi olmak cesaret ister.”... Birçok Rus klasiğini daha ilkokul bitmeden okumuştum. 19. yüzyılın Rus edebiyatından bana o yıllardan kalan çok net şeyler olmadı, fakat daha sonraki okumalarımda bu geçmişteki, çocukluktaki okumalarımın bana ne kazandırdığını açık seçik gördüm. Bütün o sayfaların içindeki kişiler, girdiğim yerler, olaylar daha önceden içinde gezdiğim mekânlardı; hiç yabancılık çekmedim. Böylece bir edebiyatın nasıl kurulduğunu, nasıl gerçeklik kazandığını, nasıl boyutlandığını bu yüyük öğreticiler sayesinde öğrenmişimdir diye düşünüyoum. Yazmaya karar verdiğim zaman elbette ordaki ölçütler benim ölçütlerim olmadı. Ben, başka bir coğrafyanın, başka bir sosyal yapının, başka bir yüzyılın içinden bakıyordum. Yapay olan hiçbir şeyin edebiyatta kendini koruyamayacağını ayrımsamış biriyim. Yapay derken kast ettiğim içerikteki doku ve derinliktir. Yazım tarzından söz etmiyorum. Ve ben edebiyatın ilerlemeci bir sanat olduğuna da inanmıyorum. İleri kavramının neyi vurguladığını sanatlarda, edebiyatta çok iyi açıklamak lazım.
Peki, yazma kararını nasıl aldın?
Okumayı ne kadar sevdiğimi belirttim. Hâlâ da öyle. Edebiyata girmeden önce benim yazar olmak gibi bir projem yoktu. Okuduğum tüm şeylerin –ki gerçekten hepsi iyi yapıtlardı– arasında uzun düşünme dönemlerim oldu. Bu dönemlerde pek çok yüz, mekân, zaman bana yaklaşıp uzaklaştı; yine de yazmayı düşünmüyordum. Anımsamalarla doluydum. Bunların kimi hüzün kimi sevinç veriyordu bana. Okumanın kazandırdığı her şey benim için ayrıca bir ön sınav gibiydi. Evde duran, yarıda kaldığım bir okumaya dönerken günün ne kadar zengin bir ânına yaklaştığımı duyumsardım. Hâlâ öyle.
Nasıl bir ortamdaydın?
Kalabalık bir evde hiç olmadım. Kitapları olan bir evde olmadım. Komşularda ağabeyler, ablalar verdı, onlardan kimilerinin gerçekten iyi kitaplıkları vardı. Benim kitap merakım karşısında garipseme ve hoşlanma arasında gidip gelirler, “Bu sana göre değil, ama al oku” diye birini seçip verirlerdi. Ve ben hızla okuyup bitirirdim. Böyle bir serüven... Daha sonra, okumuş, eğitimli insanlarla beraber oldum. 1960’larda tek tük öyküler yazmaya başladım; yılda bir ya da iki... Burada analım, değerli şair Cemal Süreya Papirüs dergisini çıkarmaya başlamıştı. Ben de bir gün, gördüğüm bir filmi anlatıyordum ona. “Sen bize hikâye yazsana!’ dedi. Benzer bir olayı sevgili Tilda Kemal’le de yaşamıştım. Onların Ant Yayınları’ndan çıkardıkları Yevgeni Yevtuşenko’nun biyografisini okuduğumu bildiğinden, kitabı nasıl bulduğumu sordu. Ben de anlatmaya başladım. Tilda baktı baktı, “Kitap değerlendirmesi yazmalısın”, dedi. Benim yazma kararımı epeyce etkileyen karşılaşmalardır bunlar. Aslında tuhaf bir durum da var; ben o yıllarda –ki bu dört, beş yılı kapsıyor– edebiyat okumalarımın dışına çıkıp felsefe, tarih, ekonomi ve sosyolojiyle ilgili bazı kitapları okumaya başlamıştım. Belki o yıllara kadar hayat-okumalar-gözlemler-izlenimlerle oluşan birikimin aydınlanmasına neden olan bir bakışı da bana bu okumalar kazandırmış olabilir. Bu evreler benim yazarlığımın başlangıcını oluşturuyor.
Bu söylediklerin kendini yoklama ve tamamlama sürecinin parçacıkları, sanatçı dokunu fark etme süreci... Ana temalarını ve yaklaşımını daha ilk adımda belirlemiş bir yazar olduğunu kanıtlıyor bütün yazdıkların. Lodoslor Kenti’nde, geriye dönüp ilk adımdaki yönelişlerini, nereye, kimlere baktığını dizelere yansıtarak iletiyorsun okura: “İşte / ben yazıcısıyım onların / ve arkadaşlarının / emeğin gerçek sahiplerinin / yazıcısıyım, / ne onurdur bu”.
Doğru bir saptama yapıyorsun. Evet en başta seçilmiş bir yol bu... Çok değişik hayatlara yaklaştığımı biliyorsun. Bütün bu değişik hayatlar içinde horlananların ve buna neden olanların profillerini çıkarmaya çalıştım. İnsanların eşit koşullara niçin sahip olamadıklarını zannediyorum hepimiz düşünüyoruz.
Yazdıklarında yer yer çocukluk yıllarındaki yakınlarından vurucu izler de var.
Bana teslim edilmiş olan hayatların ölümlerin, emeklerin hor görülenlerin varsıl olmadıkları için birçok şeyden eksik ve geri kalanların öykülerine doğru adımımı attım. Epeyce bir zamandır ‘sıradan insanlar’, ‘küçük insanlar’ diye nitelenen, sanki başka tanımlama yapılamazmış gibi hep böyle nitelenenleri anlatmaya karar verdim ve hâlâ o kararı sürdürüyorum. Üstelik 3. binyılın değer karmaşası içinde kalabalalıklar acı çektiklerinin ayrımına varamayacak denli örselenmekteler. İşte böyle bir yoldayım. İlginç konularla değil, tarihin ilk çağlardan beri kayda düştüğü acılarla ilgileniyorum. Bunların çok bağıra çağıra anlatılması da gerekmiyor bana göre. Susmak zorunda bırakılmış olanlara karşı vicdan sahibi olmak yeterli. Papirüs’te öykülerin yayınlanırken yazma sürecin de hızlandı.
Doğru. Bir gün Papirüs’e iki öykü birden götürmüştüm. Cemal Süreya dergiyi kapatacaklarını, öykülerden birini basabileceğini, ötekini de Yeni Dergi’ye Memet Fuat’a götürmemi önerdi. Ben, Memet Fuat’ı tanımadığımı, götüremeyeceğimi söyleyince “Ama o, geçen yıl yayınladığın tek öykünü, ‘Taşralı’yı seçkisine aldı”diye yanıtladı. O gün “Nehir”i Papirüs’e bıraktım, “Su Ustası Miraç”ı Vilayet Han’daki Yeni Dergi’ye götürdüm. Sevgili Memet Fuat’la böylece ilk kez karşılaştık. Yıllar içinde onu tanıdıkça, dürüstlüğüne, insan değerlerine olan bağlılığına daima hayranlık duydum ve benim için yaptığı değerlendirmeler de kat kat önem kazandı. Böylece, öyküler daha dergilerdeyken büyük yankılar uyandırdı. Sonrası biliniyor.
1971’de çıkan İlk kitabın Parasız Yatılı’yla Sait Faik Hikâye Armağanı’nı aldın. Bu ödülü alan ilk kadın yazar olarak verilmişti haber. Bu da ayrıca tartışmalara neden olmuştu. Bunların sende o günlerde nasıl bir etki yarattığını anımsıyor musun?
İlk kitabımla Sait Faik Hikâye Armağanı’nı aldığımda gerçekten sevindim. Çünkü daha dergilerde yazarken kendileriyle henüz tanışmamış olduğum önemli eleştirmenlerden çok iyi değerlendirmeler almıştı öykülerim. Prof. Vahit Turhan, Haldun Taner, Oktay Akbal, Tahir Alangu, Behçet Necatigil, Rauf Mutluay ve diğerlerinden oluşan on bir kişilik jüriden on buçuk oy almıştı kitap. Ödül töreninde değerli şair Behçet Necatigil yanıma yaklaşarak –onu da ilk kez orada tanımıştım– “Yarım oyu benden aldınız, çünkü sevgili dostum Kâmuran Şipal’in kitabı Buhurumeryem de vardı katılan kitaplar arasında, benim yarım oyum ona gitmiştir” dedi. Sanat hayatımın kıymetli anılarından biridir bu. Necatigil, ödülümü bir kez daha taçlandırmış oldu bu açıklamasıyla. Ödülden sonra çıkan eleştirileri okuduğumda onlara eleştiri demenin zorluğunu gördüm. Nefret, aşağılama dolu yazılardı. Edebiyatçıydılar, yazardılar bunlar da... İnanılacak gibi değildi. Yazın hayatının bu kişileri edebiyat dışı açıklamalarıyla beni şaşırtacak denli düzeysiz bir tutum içindeydiler. Öylesine sözler söylemişlerdi ki burada tekrarlamaktan onların adına yine de utanırım. Bizim edebiyata bakışımızdaki duruluktan, inançlı ve saygılı yaklaşımdan eser yoktu. Yakınlarda hepsini veririm sana, okursun. Şaşırtacaktır seni. Bellek tazelemekte gerçekten yarar var. Bunca yıl sonra, ileride anlatacağım bir nedenle, yeniden okudum onları. Tam bir karamizah örneği. Bir ara bazılarını konuşmuştuk, ama araya o kadar uzun bir zaman girdi ki, dönüp bakılamadı bir daha. Senin seyahatlerin, ev değiştirmelerin sonucu yazılı pek çok şey de dağılıp gitmişti zaten. Anımsadığım kadarıyla çok olumlu değerlendirmeler de yapılmıştı ve unutulmadı onlar. Necati Cumalı’nın dediği gibi, iyi ve güzel olanlar kalır hatırda. ‘Fürüzan olayı’ nı açıklayan değerlendirmeler salt edebiyatla ilgiliydi. Örneğin Mustafa Öneş “Zaman onun yazdıklarının değerini gösterecek” diyordu.
Evet. Benim için unutulmaz bir Memet Abi anısı daha var: Epeyce uzun bir öykü olan “Ah Güzel İstanbul”u yazıp götürdüğümde, bakmış, “Bunu bu sayıya koymalıyım, ama derginin sayfaları elvermiyor, öykün uzun” demişti ve hemen bir çare bulmuştu: “Dergiye bir forma daha ekleyeceğiz bu ay”. Sonra öykülerle ilgili değerlendirmeler art arda gelmeye başladı: Fethi Naci, Mehmet H. Doğan, Rauf Mutluay, Selim İleri, Sezer Tansuğ, Tahsin Yücel, Emin Özdemir, Adnan Binyazar, Füsun Altıok (Akatlı) ve elbette Memet Fuat...
Edebiyatta öykünün güç bir tür olduğu daima belirtilmiştir. Nedir bu? Tam bir bütünlük taşımasının gerekliliği. Üstelik yazarın özgünlüğünün başat bir karakter taşıdığının altı sıklıkla çizilerek... Bizim edebiyatımızda öykü çok başarılı örneklere sahip bir türdür. Neredeyse şiirimiz kadar.
Geçmişe dönmeme, tüm bunları deşmeme neden olan konuya geliyorum şimdi. Demin bunu açıklayacağımı söylemiştim.
Nedir? Merak ettim.
Ne rastlantı ama!.. Ankara Gazi Üniversitesi’nde yapılan bir doktora çalışması var – ki hâlâ sürmekte. Bu titiz ve dikkatli çalışmanın kaynakça araştırması büyük bir incelikle bana da ulaştırılıyor. Ne yazık ki eksikler var, ama bu, çalışmayı yürüten arkadaşımızın dikkatsizliğinden değil, internet sitelerindeki garip ve uydurma bilgilerden kaynaklanıyor. Bunlardan en ürkütücü en şaşırtıcı olanıysa hepimizi ilgilendiriyor. Düşünebiliyor musun Nursel, bir belleğin hiç olmamış bir şeyi benim adımın üzerinden kurgulayarak yazması, otobiyografisine yerleştirmesi!.. Tıp insanı olmadığımdan açıklayacak bir sözcük bulamıyorum.
...
|