İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nin o küçücük, şimdilerde sıradan bir koleksiyoncunun bir duvarını dolduran birikimi karşısında bile zayıf kalan çağdaş resim salonuna girdiğimde, ne bulacağımı aşağı yukarı biliyordum. Benimkisi, bir keşif yapmak değil, düşüncelerimin sağlamasını yapmaktı. Bir süredir, eski dergi kesiklerinin, sergi davetiyelerinin, sayısı çok az sergi broşürlerinin, sanat tarihi kitaplarının, ama daha çok da belleğimin geçenekleri arasında, soyut resmin izini kovalıyorum. Resim ve Heykel Müzesi’nde neyi bulduğuma gelmeden, daha gerilere gitmeliyim, 1960’lı yılların hemen başlarına... O yıllarda, astronomide biyokimyaya, darmadağın ama bilim üzerinde yoğunlaşan ilgi odağım, başta edebiyat olmak üzere sanata kaymıştı. Ya ressam, ya yazar... Ama sanatçı olmaya karar verdiğim yıllardı o yıllar. Resimde, tek bir çağdaşlık çizgisi vardı ülkemizde: Soyut resim. Soyut olmayan resim yapılmıyordu sanki. Ya da insanlar belki de gizli gizli yapıyorlardı figüratif resmi! Aksi nasıl düşünülebilirdi? Figüratif resim ya güdümlüydü, ya da nahif! Gelişmiş bir sanat anlayışı, sadece ama sadece soyutla yansıtabilirdi kendini. O yıllarda herkes soyut resim yapıyor, ya da soyut resim yapıyormuş gibi yapıyordu! ...
|
|||||
|
|
|||||