Hakkı Anlı’yla Paris’te iki kez buluştuk ve uzun uzun görüştük. İlki 1986 yılındaydı. Evinde ziyaretine gittim. Fena halde hastaydı ve çıkamıyordu. Oldukça perişan bir tabloydu karşılaştığım. Küçücük, köhne bir evde kedisiyle yapayalnızdı Hakkı Anlı. Tiraje Hanım’ın yardımıyla Belediye’den arada sırada gelen bir bakıcı ayarlanmış; o ne kadar bir şeyler yapıyorsa, onunla yetiniyordu. Bütün bu perişanlık içinde, gelişigüzel asılmış bazı tablolarını fark ettim ve müthiş etkilendim. Uzayda birleşen birtakım yaratıklar, yabanıllar veya canavarlar, kasıkları alev alev... “Şehvet sarmalları” diyebilirim, 1960 sonralarının resimleri. Hakkı Anlı son derecede nazikti, ağdalı bir dille konuşuyordu; fakat arada parantezler açıyor ve konuşulan konuyla hiçbir ilgisi olmayan, yakası açılmadık küfürler ediyordu. Öyle ki, insan kulaklarına inanamıyordu. Kimeydi bu küfürler? Hatırladığım kadarıyla oğlunaydı, bakıcı hanımaydı ve en beterleri de örneğin Michelangelo’ya idi. Parantezler hemen kapanıveriyor ve yeniden o nazik, ağdalı üsluba dönülüyordu. Bunlar sürrealistlerin, cümlelerin anlamını, sözdizimini bozdukları oyunları hatırlattı bana. Dediğim gibi, çok rahatsızdı, ateşliydi; buna rağmen epeyi sohbet ettik.
|
|||||
|
|
|||||