Yirminci yüzyılın ilk yıllarında, sanatta nesnel gerçekliğin öznel gerçekliğe dönüşmesi, görünenin görünen gibi olmadığı anlayışından ivme alarak, dış dünyanın bire bir sunumunu giderek önemsiz kılar. Sanatın nesnesi, öznenin yaşadığının zihinsel olarak özümlediği biçim olarak ele alınırsa, nesne, salt fiziksel varlık olmaktan çıkarak öznel olarak algılanan varlığa dönüşür. Öznel olarak algılanan varlığa dönüşen nesne, varlığın değer yönüyle irtibatlı olacağından, sanatsal imge de nesneye yüklenen değeri ortaya koyar. Söz konusu değer yönü, mimesisten uzaklaşan sanatı kendi nesnelliği içinde tek anlamlı olmaktan çıkarttığı gibi, biçimsel kısıtlamalardan kendini giderek kurtaran sanatçının kullandığı dil formları da özel kodlara dönüşür. Özel kodlar, estetik deneyimin ana ilkelerinden biri olan temaşa (contemplation) konseptini yıkıma uğrattığından, yapıt salt seyirlik olmaktan çıkar. Yapıtın salt seyirlik olmaktan çıkması bir anlamda görme biçiminin sorgulanmasına karşılık gelir; soyut sanat da görme biçimini öz arayışı bağlamında sorgular. Nesneyi özsel yapısı içinde ele alan soyut sanat, duyusal deneyimin verdiği görünüş yerine empirik gerçekliğin üstünde bulunan alana yönelir. Duyusal doğadan, görünen fiziksel dünyadan uzaklaşarak, görüneni ve maddesel olanı reddeden soyut sanat, üç-boyutlu maddeselliği ortadan kaldırmak için nesnelerin empirik gerçekliklerini terk eder.
|
|||||
|
|
|||||