Mimar, profesör Utarit İzgi'yi 23 şubat 2003'te kaybettik. İzgi, benim özel ve mesleki yaşamım için, bir mimar hoca'dan öte; bir model kişi, bir idol, bir kimlik referansı olmuştur. Bunun, kendisinin birçok öğrencisi için de böyle olduğunu düşünüyorum. Bizim okuduğumuz Akademi'nin eğitim sistemi içinde, mimarın oluşum sürecinin görünürde, iki temel dayanağı vardı: biri standart dersler, diğeri de atölyeler. Ancak, her yerde bulunabilecek bu öğelerin dışında ve ötesinde, o olağanüstü mekânın, yüzyıllar boyunca duvarlarına sinmiş bir “genius loci”, bir varoluş duygusu da gizliden kendini hissettiren, ama çok güçlü bir belirleyici idi. “Saraya giriyorsun tabii, farklı bir şey bu. Ama hiç de pişman olmadım, uzun yıllar boyunca, okulun eski binası yanana kadar, önce öğrenciliğin, sonra asistanlığın tadını çıkardım. Sanatçılarla öğrenciyken tanışma fırsatı verdi o ortam bana. O küçük Akademi lokantasında, Namık İsmail'den kalan devirde hâlâ sürahilerde şarap vardı. Mesela Zühtü (Müritoğlu) Hoca bana sürahiden şarap vermişti, ve zaten Zühtü Hoca'yı da biz öyle tanıdık; kara kuru, zayıf bir adamdı. Öğrenciyken kendi hocalarımla böyle olağanüstü bir dostluk kurma fırsatı bulamamıştım.”1 “Çok ele aldığımız, tartıştığımız, geliştirmeye çalıştığımız bir konu, Mimar-Sanatçı ilişkileri. Sanatçılarla, 1950'li yıllarda, İlhan Koman, Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Füreya Koral ile başlayan, günümüze kadar pek çok değerli sanatçının katılımı ile süren birlikteliğimiz, mimar olarak bana daima gelişme olanağı, güç, kıvanç ve mutluluk verdi. Onların katkılarıyla yapılarım değerlendi, renklendi, zenginleşti, beni içine aldıkları dünyaları ufkumu açtı; görüşümü, duygularımı, düşüncelerimi farklı boyutlara ulaştırdı.” Utarit İzgi de belki bu dönemin son temsilcilerindendir “çağdaş mimar kimliği”nin canlı bir örneği olarak... Varolma biçimi, tavrı, bakışı, sesi, asistanları ile, ögrencileri ile ilişkileri (bugün kim her sabah asistanlarının elini sıkıyor acaba?), giyimi, kalemleri... “Bir miktar Sedad Hoca'dan bana intikal eden bir şey bu. Hocalık çok ciddi bir iştir. Hakkını vermek lazım hocalığın. Çok büyük zaman ayırdım. Bir de, zannediyorum şöyle bir özelliğim vardı: Öğrenciyi hiçbir zaman kitle olarak görmedim, hep birey olarak, insan olarak değerlendirdim. Ders esnasında çok ciddiydim, dersten sonra dostluk yapardım. Herkesle değil tabii. Ayrıca, Akademi'nin çok iyi taraflarından biri, hocayı öğrencinin kendisinin seçmesiydi. Dolayısıyla bana uymayan gelmezdi bana. Mesela, sabahleyin öğrenciden önce giderdim. Otuz sene sonra “İnce Yapı” dersini devrederken bile son dersi yine bir önceki gece hazırladım. Bir diayı daha önce gösterdiysem tekrar göstermezdim. Atölyede de asardık projeleri herkes tartışırdı. İyi proje yaptırmayı falan amaçlamazdım. Benim atölyede bitmemiş projeler de yapılırdı. Ama öğrenci projeyi kendi ortaya koyduğu verileri ve kendi değerlerinin yönünde yürütüyorsa o zaman karışmazdım. Diyelim ki, Niemeyer'i seven, beğenen bir öğrenci ya da Fransa'da hafif cephelerle ilgili çalışma yapmış bir öğrenci gelip de kendi tercihleri doğrultusunda bir bina yapmak isteyince, yaptırırdım; ama kendi söylediği şeyi saptırırsa o zaman onu eleştirirdim. Bir de elime kalemi alıp projesini ben çizmezdim; çünkü amacım öğrencinin kendi kendisini yetiştirmesiydi.” Kısaca, kimliği oluşturan tüm göstergeleri ile... Bazı şeyler yalnızca hissedilebiliyor, anlatılamıyor doğrusu... Ancak, şunu bir kez daha vurgulamalıyım: Bugünün mimarlık öğrencilerinin star ilan edip tapındıkları Hadid, Eisenman, Graves gibi başka mimarlarda, başka adreslerde aradıkları bu kimlik; yetkinlik, görgü, onur ve güçlülük olarak bizzat bizim karşımızda idi. “Mimari bölünmez bir bütündür. Mekân, onun bir parçasıdır. Ama onun ayrılmaz bir başka parçası da kitle, yani bir taraftan boşluk olan, genel tanımlama ile mekân, bir taraftan da o mekânın sınırı olan onu bir başka mekân olan şehir mekânından ayıran, cephesi ve kitlesi. Dolayısıyla, mekân, bütün bunlarla var olan, bunlardan ayrılamayan bir şeydir. Yine mekân, içindeki bütün organizasyonu, onu yalnız yüzeyi, aydınlatması, işlevi, teknolojisi bakımından ayrı ayrı ele alınması mümkün değildir, kavram olarak bir bütündür. Benim verebileceğim en büyük mesaj bu. Yani hiçbir zaman, bu, bir parçasından, o parça ne kadar iyi çözülürse çözülsün ele alınamaz ve hiçbir zaman da binanın mekânı, bir başka mekân ölçüsünden, şehircilik ölçüsü ve mekânından soyutlanamaz. Burdan da o mekâna giden etkiler vardır. Mimari sadece bir sanat, bir işlev, bir teknik değildir. Bütün bunlarla vardır.” “Mekânın kurulmasında boşluk / espas ve kitle nasıl ayrılamaz ise mobilya da bence ayrılamaz. Bunun çok çarpıcı örnekleri var. Mesela öyle mimarlar var ki, (Wright bunlardan birisi), binalarına her şeyiyle başlıyor ve noktalıyor. Wright'ın da bütün binaları böyle değil, ama bazı binaları hakikaten böyle. Kendi mobilyaları var. Elbette her mimarın bunu muhakkak yapması şart değil veya Wright örneğinde olduğu gibi her mimarın bütün binalarında bunu yapması söz konusu değil. Ben de bazı binalarımda bunu yapmaya çalıştım. Gerçekten o binalarda mekân tasarlarken bunun içindeki mobilyayı da düşünürek hareket ettim. Bence bir mobilya binanın içindeki sorunların (espas dahil) hepsini kendi bünyesinde toplayan bir olgudur. Ölçeği değişik olsa da yapının da mobilyanın da aynı sorunları vardır. Dolayısıyla mimarların mobilyaya eğilmelerinin bir sebebi de bu.” Mimarlığın ve elbette tüm mesleklerin en önemli ilkelerinden birinin etik olduğunu sözle söylemese bile yaşamı, tavırları, ilişkileri ile çevresine anlattı. “Esasında bu konu çok tartışma getiriyor. Ben bugünkü üniversite eğitiminde en büyük sakıncayı gençliğe haklarının verilmemesinde buluyorum. Yani, bir yüksek öğrenim kurumunda eğitimin büyük parçası, ana nedeni olan kitleye hak ettikleri verilmiyorsa büyük bozukluk vardır. Ama şuna karşıyım: Diploma, bağımsız meslek uygulaması hakkını vermemelidir. Ben bağımsız bina yapmaya okulu bitirdikten on yıl sonra başladım. İlk çelik binamı yapacağım zaman şaşırdım. Hiç deneyimim yoktu. Türkiye'de de bunu bilen azdı. Diplomayı alan bir genç, ne kadar kabiliyetli olursa olsun, birdenbire, böylesine derinliği belli olmayan bir suya atılmamalı, onun yeteneğine de yazık. Ama mesleği yapma olanakları, hatta diplomayı almadan önce verilmeli.” ‘'Bir hoca, öğrenciye, ‘doğrusu budur, böyle yapılır' dememeli; çünkü öğrencinin buna ihtiyacı yoktur... Öğrenci, bunu kendi çabasıyla bulacağını görmeli, hoca da aydınlatılması gereken yolları aydınlatmalıdır...'' “Vak'a olarak bir öğrenciyi ele alırsak, o öğrenci bir şey düşünebiliyor mu, düşünemiyor mu, düşüncesini oturtabiliyor mu, hangi noktadan kalkıyor ve o düşüncesine uyan hangi yolu katediyor? Kendi mizacına göre, beni de ilgilendiren buydu.” “Genel anlamda mimarlığı bilemiyorum; ama Akademi'yi biliyorum. Akademi'nin üçte biri Galatasaraylı idi. Bizim sınıfta 70 kişi falan vardıysa, 20'si Galatasaraylı idi.” Utarit İzgi'ye göre, öğrenci eğer bir üniversitede olduğunun farkında ve mimar olmaya da kararlı ise, zaten kendisi bilgiye ulaşacak, araştıracak, öğrenecektir. Hocanın esas görevi sormak, sordurtmak, belli etmeden yönlendirmek, karşısındaki potansiyel enerjinin sınırlarını zorlamaktır. Sorunlar önce zihinde çözülecektir. Bir tür kavramsal mimariye yönlendirme yani... Bugün bile sürdürmeye çalıştığım bir yöntem. Gelişmiş insanın temel varoluş nedeni yaşam alanını genişletip, çevresini daha iyiye dönüştürmekse, Utarit İzgi bu görevi, mimar olarak, eğitici olarak fazlasıyla yapmış, bir döneme olumlu damgasını vurmuştur. Kimliği ve varlığı bizlere verdikleriyle süregidecektir. Not
|
||||