Sanat Dünyamız'ın geçen sayısı baştan sona, bir konuya, Türk resmi İçin Bir Müze Denemesi'ne ayrılmış.
Dergi Yayın Kurulunun belirlediği “sanat eğitimi veren sanatçı, sanat tarihçisi, üniversite öğretim görevlileri ile koleksiyonerler arasından seçilen” kişilere, kendilerine gönderilen listeden yola çıkarak, bunlardan hangi sanatçının, kaç resimle, gerçekleşmesi özlenen Türk Resmi Müzesi'nde yer alması gerektiği sorulmuş.
Resim sanatına duyduğum ilgiyi bildikleri için olsa gerek, eksik olmasınlar, bu soruları bana da göndermişler. Ben de kendilerine, Böyle müze yapılmaz, deyip isteklerine olumsuz yanıt vermişim.
Enis Batur dostum, derginin başında yer alan kısa yazısına kendisine aktarılan bu sözümü anarak başlıyor ve bana hak veriyor. Ama aynı zamanda önerinin kendisinden geldiğini açıklayıp, böylesi bir müzenin gerçekleşebileceğini ileri sürüyor. (Demek hepimiz haklıyız!)
Enis Batur, böylesi bir müzeyi tek başına düşlemiş olsaydı, (bu müzede yer alacak yapıtları beğenelim beğenmeyelim) bir sözümüz olamazdı. Olsa olsa, onun değer yargılarını tartışırdık. Oysa, burada durum farklı: Enis Batur, bu düşsel müzeyi oluşturmak için başkalarının görüşlerine, onların kuşkusuz birbirinden farklı değer ölcülerine başvurulmasını önermiş. Oylamayı, her alanda, “demokrasi” sanıyoruz ya anlaşılan, varolmayan, ama varolmasını istediğimiz Türk Resim Sanatı Müzesi'nin de demokratik bir yöntemle gerçekleştirilmesi istenmiş. Alkışlanacak bir tutum. Övülesi bir davranış. Ne var ki ortaya çıkan sonuç Türk resmine hiç yakışmayan bir “tablo” sergiliyor.
İster inanın, ister inanmayın, Eyüp sabrıyla tek tek bu resimlere baktım. Bildiklerimi gözümün önüne getirdim. Sonuçta, Arif Dino'nun “Döner kebap / dönmez olsun” dediği gibi, “Böyle müze olmaz olsun” dedim.
Türk resim sanatı, gerçekte, Sanat Dünyamız'ın bu 88. sayısında yer alan 600 resimlik bir müzede, dosta düşmana, yerli yabancı için sergilenecekse, ben, tüm sanatseverler gibi yokluğunun utancını yaşadığım bu müze düşünden vazgeçiyorum.
André Malraux'nun sanat dünyasına kazandırdığı “Düşsel Müze” kavramı, çok zengin, çok anlamlı bir kavramdır: Malraux değişik kültür, sanat, uygarlıklardan seçtiği yapıtları (resim, yontu, hat, minyatür...) tarih ve coğrafya sınırlarının dışına taşırarak bir müze düşlüyordu. Kendi müzesini.
Hiçbir zaman gerçek bir müze mekânında yanyana gelemeyecek yapıtları, 20. yüzyıl teknolojisinin (renkli fotoğraf, baskı tekniklerinin gelişmesi) olanaklarından yararlanarak; bir kitapta toplamak istemişti Malraux. (Bugün, yaşasaydı, kendi sanat müzesini kurardı.) Onun düşsel müzesi hiçbir zaman, bir ulusun, bir dönemin sanat yapıtlarını bir araya getiren bir müze değildi.
Şimdi siz, kalkıp da sınırları belli, dönemi belli, sanatçıları belli bir müzeyi düşlemeye kalktığınızda, her şeyden önce, düşten, düşlemekten uzaklaşırsınız. Çünkü herkes bilir ki düşte sınır yoktur.
Mimarınız, onar yıllık dönemler (?) için birer sergileme mekânı yaratabilir. Peki, bu sergileme alanlarını hangi resimlerle donatacaksınız? Hangi resimleri, hangilerinin yanına koyacaksınız? 300 ressam adı önerebilirsiniz. Ama bir müze, isimlerden değil resimlerden oluşur.
Elli kişi önlerinde bir isim listesi, bir gün gerçekleşecek bir Türk Resmi Müzesi'nde, hangi ressamdan kaç resim bulunması gerektiğini büyük bir ciddiyet ve sorumluluk duygusuyla belirlerken, hiç kuşkum yok, en iyi, en doğru, en nesnel değerlendirmeye yaptıklarına inanmışlardır. Osman Hamdi Bey'den 6, Şeker Ahmed Paşa'dan 3, Nazmi Ziya'dan 4, Çallı'dan 5, Eren Eyüboğlu'dan 2, Bedri Rahmi'den 4, Orhan Peker'den 4, Turan Erol'dan 3, Devrim Erbil'den 3, v.b. resim bu müzede yer alsın, dediler. Peki, bir Bedri Rahmi'nin, bir Eren'in, bir Avni Arbaş'ın, bir Orhan Peker'in üç-dört resmi Başlangıcından Bugüne Türk Resim Müzesi için yeterli midir, diye düşünmediler mi?
Bir Şeker Ahmed Paşa'nın, bir Çallı'nın, bir Nazmi Ziya'nın, bir Nâmık İsmail'in niçin dört-beş resmiyle yetiniliyor? Yoksa düşlerdeki müzede bile bir yüzölçümü sorunu mu var?
Bitmedi, bu ressamların üç ya da beş resmini seçtiniz. Onların bir müzede yer alması gereken resimleri bunlar mıdır?
Orhan Peker bir gravür sanatçısı mıdır ki dört resminden ikisi birer baskı resim?
Fikret Muallâ'nın daha hakiki resimlerini bulmak için, son yılların müzayede kataloglarını karıştırmak da mı akla gelmedi?
Niçin Abidin'in, Arbaş'ın, Nejad'ın sıradan resimleriyle yetinildi de, son yıllarda yayımlanan kitaplarına, sergi kataloglarına bir göz atmaktan kaçınıldı?
Nazmi Ziya, Çallı, Türk resim sanatı içindeki yerlerini bu resimlerle mi sağladılar?
Çalışmadan, sorular sormadan (hem kendine, hem başkalarına), araştırmadan, araştırmanın sonuçları üzerindedüşünmeden, bir değer ölçüsü oluşturmadan, sanata ve sanatçıya saygı duymadan bir müze (düşsel de olsa) gerçekleştirilebilir mi?
Bu görevi üstlendiklerine göre, Enis Batur, derginin yöneticileri ve Seçiciler Kurulu, Osman Hamdi Bey'den 1974 doğumlu Leyla Gediz'e değin, gelmiş geçmiş, tüm ressamlarımızı yakından tanıyor olmalılar ki benim burada sorduğum soruyu kendi kendilerine sormak gereğini duymamışlar.
Doğrusu, öneriyi yanlış bulmasam da böylesi bir sorumluluğu üstlenip, seçici kurulda yer almaya cesaret edemezdim. Çünkü, resim sanatını ne kadar seversem seveyim, ne kadar önemsersem önemseyeyim, seçmem için bana sunulan listede yer alan ressamların en azından üçte birinin yapıtlarından habersizim.
Ya üçte ikisi?
Üçte ikisinin de yarısının, resim yapan, ama resmin sanat yanıyla uzaktan yakından ilişkisi olmayan isimlerden oluştuğuna inanıyorum.G eriye kalıyor üçte biri. Eh, Türkiye gibi bir ülke için, bu hiç de az bir sayı değil. Ne var ki bunların bir müzede yer alması gereken resimlerinden pek azı bu 600 resim arasında yer alıyor.
Yukardaki görüşümü yineleyeceğim: Bir müze isimlerden değil, resimlerden oluşur. Eline her fırça alana ressam diyebilirsiniz. Ama, ressam var, bir de resim sanatı var. Düşseli de, gerçeği de, müzeler Tanrı vergisi yetenekle resim yapanların değil, resim sanatının seçkin örneklerini sergilemek için tasarlanıp gerçekleştirilir.
P.S.: Enis Batur, Binbir Müzeden Biri başlıklı kısa yazısının başında adımı anmasaydı, yazısının sonunda da, bu konuya ilgi duyanları Sanat Dünyamız sayfalarında tartışmaya çağırmasaydı, bu yazıyı kaleme almayacaktım. Çünkü, bu girişim ve sonuçları benim “Bir müze böyle yapılmaz” sözlerimi doğruluyor. Ama yineliyorum: Yazar ya da çizer, koleksiyoncu ya da değil, herkesin bir düşsel müzesi olabilir. Enis Batur'un da, benim de Türk resmiyle ilgili birer düşsel müzemiz olabilir. Her iki düşsel müze de, büyük bir olasılıkla Türk resminin tarihini ya da değerlerini yansıtmayacaktır. Yalnızca, benim ya da Enis Batur'un resim sanatına bakışımızı, kendi değer ölçülerimizi yansıtacaktır. Elli kişinin beğenisinin, değer ölçütünün sonucunda seçilen yapıtları toplayıp elliye bölmekle bir müzenin denemesi bile yapılamaz. Vesselâm.
|