Başlıktaki “yapımcı” terimi sinemadan ödünç alınmıştır: Bir gösterimi oluşturan çeşitli öğeleri tek ana fikir çatısında bir araya getiren üst-yönetmen diye tanımlanabilir (Fransızcası; animateur). Söz konusu gösterim Özsoy operası, üst-yönetmen de Atatürk'tür. Ana fikir 10 Haziran-6 Temmuz 1934 tarihleri arasında Türkiye'yi ziyaret eden İran Şahı Rıza Şah Pehlevî; operada varılmak istenen ana fikir ise yüzyıllar boyunca Türkiye ve İran'ın kardeş olduğunun vurgulanmasıdır. Şah 1926'da tahta geçtikten sonra ülkesini Batı'nın ekonomik boyunduruğundan kurtarıp bağımsız bir ülke olmak, halkını da çağdaşlaştırmak amacındaydı. Bu yolda bazı reformlara da girişmişti. Bu konuda kendine örnek aldığı önder Atatürk'tü. Atatürk ise Batı ile olduğu kadar komşu ülkeler (Balkanlar, Arap ülkeleri ve İran) ile sağlam dostluk ilişkileri kurmak istiyordu. Bu konuda atılan adımlar kısa sürede olumlu sonuçlarını vermeye başlamıştı. Şah bu gezisinde Atatürk'ün devrimlerini yakından incelemek istiyordu; bu nedenle, Atatürk'le birlikte Eskişehir, Afyon, Balıkesir, İzmir, Çanakkale ve İstanbul'u kapsayan bir geziye çıktılar. Şah onuruna verilecek Özsoy operasının ve gösteriminin hazırlıklarını ele almadan önce, Atatürk'ün müzikle ilgili eylemlerine kısaca bir göz atalım. Atatürk'ün musiki üzerine görüşleri iki yönlüdür. Biri estetik, öteki ideolojik. Estetik bakımdan musiki ve diğer sanatlar halk sanatının kaynaklarına inmelidir; ancak onlardan, bir sanat eserinin evrenselliği içinde yararlanılması ve sanatçılar tarafından en yetkin, geliştirilmiş tekniklerle işlenmesi gerekliliği üzerinde durmuştur. Gerçekten de pek çok kültürün, özellikle Avrupa'da sanatın, musikinin gelişimi de böyle olmuştur. İdeolojik açıdan bakıldığında ise şu görülüyordu: Atatürk Osmanlı İmparatorluğu'ndan ve onun kültüründen çok ayrı genç bir Türk Cumhuriyeti kurmuştu. Yeni Cumhuriyet'in gelişimi için, bir süre için de olsa, eskiyle bağları koparmak gerekirdi. Osmanlılığın izlerinin silinmesi aslında bir kültür birikiminin, tarihin yadsınması değildi. Atatürk tarihe çok önem veriyordu, ama hızlı kalkınması, kendi benliğini bulması gereken genç devlet için geçici de olsa zorunluydu. Tiyatro için de bu geçerliydi. Atatürk Türk Sanat Musikisini çok seviyordu, ancak ulusal eğitimde yalnız Batı musikisini yeğliyordu. Musikide Atatürk'ün bu formülü çok düzenli, tutarlı bir biçimde adım adım uygulanmış, parlak sonuçlar da alınmıştı: – 1924'te, Muzika-i Hümayûn (kuruluş yılı 1828) Ankara'ya taşınmış ve Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'na dönüşmüştü.
Atatürk bir dramaturg gibi bu metinleri büyük bir dikkatle inceliyor, elyazısıyla metin üzerinde değişiklik önerileri getiriyor, bu değişikliklerin gerçekleşmesini, oyunu yeniden okuyarak ve provalarda hazır bulunarak denetliyordu. Bunlar bugün Milli Kütüphane'de Münir Hayri Egeli dosyasında, Atatürk'ün işlek ve kişiliğini yansıtan el yazısı notlarıyla saklanmaktadır. Atatürk gerek dil gerek fikir bakımından değişiklikler yapmıştı. Bu yazıya iki örnek aldık; her ikisi de Taş Bebek ile ilgili sayfalardan seçilmiştir. Bay Önder kitap olarak yayımlandığında Atatürk'ün elyazısıyla yaptığı değişikliklere de yer verilmiştir. Bay Önder'in İran Şahı için iki ulusun kardeş olduklarını vurgulayan konusu Firdevsî'nin ünlü destanı Şehnâme'den alınmıştır. Eserde Türk destanlarından ve mitologyasından öğelere de yer verilmiştir. Metin, Şehnâme'nin eski hükümdarlardan Ferîdun ile ilgili bölümünden alınmıştır. Fars Hükümdarı Cemşîd'in yerine geçen Dahhak çok zalim bir adamdır; Cemşîd'in koruduğu güneş, nevruz, cem âyinleri, inançları yerine, yılanlara tapınımı ve onlara küçük çocukları kurban vermeyi zorlayan kanlı bir kişiliktir. Halk bezmiştir. Tahtın gerçek vârisi de Cemşîd'in kızı Mehru'nun oğlu Ferîdun'dur. Dahhak'ın zalimliği giderek artar. Gâve adındaki demirci meşin önlüğünü bayrak gibi açarak halkı zulme karşı ayaklandırır. Sonunda tapınakta bekleyen kurbanlıklar kurtarılır. Halk, Gâve'yi hükümdar yapmak ister, o ise yalnız emeğe inanmaktadır. Cemşîd'in soyundan gelen Ferîdun'un tahtın gerçek vârisi olduğunu anlatır. Ferîdun şah olur, hükümdarlığında zulüm yapmayacağına Gâve'nin meşin önlüğü ve çekici üzerinde yemin eder. Bu konuyu daha önce Gâve adlı oyunuyla etkili bir şekilde tiyatroya uyarlayan, Tanzimat Tiyatrosunun önde gelen oyun yazarlarından Şemseddin Sami'dir. Aslında karşı olduğum halde, Kurul'un içinde bazı olumlu gelişmeler getiririm umuduyla üyeliğini kabul ettiğim Devlet Tiyatrosu'ndaki Edebî Heyet'e getirdiğim önerilerden biri bu oyun olmuştu. Projelerimden biri bizim klasiklerimiz sayılabilecek, Tanzimat oyunlarının en iyilerinin Devlet Tiyatrosu'nda sahnelenmesiydi. Edebi Heyet üyelerinden Ahmet Muhip Dıranas Gâve ile ilgilendi. Bende biri Gâve olmak üzere, Şemseddin Sami'nin üç oyunu bir cilt içinde bulunuyordu. İncelemesi için Dıranas'a verdim. Bu arada Vedat Nedim Tör'e yapılan haksızlığı protesto için Edebi Heyet'ten ayrıldım. Ahmet Muhip Dıranas da ölünce benim Şemseddin Sami oyunları kitabım onun evinde kaldı. Aslında Gâve opera olarak bestelenebilir, hele içindeki Güneş-Cem Ayini çok etkileyici bir bale olabilirdi. Böylece Özsoy'dan yetmiş kadar yıl sonra, konusu gene Şehnâme'den alınmış ikinci bir operamız olabilirdi. Özsoy operasının metnini, Atatürk'ün yönergeleri ve denetimi ile Münir Hayri [Egeli] yazmış, ayrıca operayı sahneye koymuştur. Besteleyen de Ahmet Adnan [Saygun]'dur. 3 perde 12 tablodan oluşan operayı hem iki ay gibi kısa bir sürede bestelemiş, hem de orkestrayı yönetmiştir. (İkisi de “Halkevlerinin gençleri” olarak anılıyordu. Halkevleri'nin 19 Şubat 1932'de kurulduğu düşünülürse, iki yıldan daha kısa bir zaman içinde parlak sonuçlar vermeye başladıkları söylenebilir.) Operanın konusuna dönersek; Asya Türklerinin bir tür dini olan Şamanlıktan Müslümanlığa geçilmiştir. Operanın başında Ozan bu değişimi ve her şeyin kendi öz tarihimizden çıktığını şu sözlerle vurgular: Ben ne puta tutkunum, ne de vurgunum, Ben ne Homeros gibi yavuzları, Hakan Ferîdun'un kişiliğinde Atatürk'ü buluruz. Türk boylarını bir araya getirmiş, ikiz çocuklarının doğumu için bu boyların beylerinin hepsi gelmişlerdir. Müjdelenen çocukları –Tûr ile İreç'i– Hatun Ulu Anne getirir. Hatun bunları “çifte Kurt” diye nitelendirir. 7 Felekler (gezegenler) iki çocuğu kutsar ve dilekleriyle iki çocuğu ödüllendirirler. Bunlardan 6. Felek şöyle söyler: Bu çocuklar yaşlanacaklar elbet. Ancak ne zaman soyları derin üzerlerine çökecek karanlık bulutlardan sıyrılır ve yeni bir nur başlarsa, bunlar kaybedecek ak sakallarını, yeniden genç olacak ve böylece kaderleri, soylarının yenilmez bahtına bağlanacak. Hakan Ferîdun'un çocuklarına verdiği isimler Türkiye ile İran'ın ortak niteliğini –bayraklarındaki simgeyi– belirtmektedir: Sen ey nurtopu çocuk Sen ey sevgili çocuk Ve her ikisi de, cesaretin, erliğin rengi olan al ile paklığın rengi beyaza birlikte sarılsın. Hatun Ulu Anne iki çocuğu ile Ehremen'de karşılaşır: Zerdüştlerin kötücül, karanlık tanrısı ve şeytanı. (Metinde Ahriman diye geçmektedir. Çeşitli biçimlerde söylenmektedir: ehrâmen, ehren, ehrime, ehrimen gibi ama Ahriman'ı daha önce hiç duymamıştım.) Ehremen şölene çağrılmadığı için çok kızmıştır. Bunun acısını çocuklara kötülük ederek çıkaracaktır. Hatun Anne, Ehremen'e yalvarır – gerçi Ehremen'in gücü çocukları öldürmeye yetmez ama başka kötülükler yapacaktır. Hatun kötülüklerden çocuklarını koruması için Tanrı'ya yakarır. Yanıt Koro'dan gelir: Hatun üzülme sakın... Annelik safası dert Bunun arkasından bir ses duyulur: Burada birinci perde son bulur. İkinci perdede Ozan, Persepolis harabelerinde birtakım hayallerle konuşur. Tûr ile İreç üç kez elele vermişlerdir. Birinci seferde İlk Uygarlık, ikincide İlkçağ Uygarlığı, üçüncüde ise İslam Uygarlığı –Türklerle İranlıların uygarlığı– doğmuştur. Ancak 1918'de Tûr ve İreç kara günler yaşamaktadırlar. Sahnede bir köy görünür. Köyün ağası Köse Ağa güzel kızı Ayşim'i başlık parası ile satmak ister. Oysa Ayşim köyün öğretmeninin oğlu Mehmed'i sevmektedir. Köse Ağa bunu öğrenince Mehmed'e ağır sözler söyler, Mehmed de dayanamayıp Köse Ağa'ya bir tokat atar. Bu da Ayşim'i çok üzer. Mehmed de üzüntüsünü babasına anlatır, babası ona umut verir. O sırada köye yaşlı bir derviş gelir. Gelen Ehremen'den başkası değildir. Mehmed'in babasının Tûr olduğunu öğrenir. Tûr, Ehremen ile konuşurken öfkelenir ve Ehremen'e tokat atar. Yaşlı konuğu dövdüğü için köylüler Tûr'a kızarlar; bir subay gelir, bir komutanın vatanı kurtarmaya karar verdiğini bildirir. Herkes onun ardından gidecektir. Tûr komutanın adını öğrenince ak sakalları düşer, büyük komutan Mustafa Kemal'in arkasından bir nefer gibi savaşa gidecektir. Üçüncü perde: Lozan Antlaşması imzalanmıştır. Herkes mutlu, yalnız Ayşim üzgündür çünkü babası köyde istenmemektedir. Gençleşen Tûr savaştan sonra köye dönmüş ve Köse Ağa'nın evini kiralamıştır. Tûr Köse Ağa'ya kızını okutmasını öğütler. Mehmed, Ayşim'in kendisini bağışlamasını ister. Tûr, Mehmed'in Avrupa'ya gidip öğrenimini orada yapmasını ister. Aradan on yıl geçer. Fabrikalar yapılmıştır. Herkes mutludur. Kasabada on yıl anıtı dikilecektir. Ayşim kasabanın uyanışında etkin olmuştur. Köse Ağa da ülkeye yararlı olmak çabasındadır. Ancak kızı Ayşim'in evlenmemiş olmasına üzülmektedir. Mehmed kasabaya 10. yıl anıtının yapımcısı olarak dönmüştür. Ayşim onu bağışlar, Ayşim'i Mehmed'e kavuşturan Atatürk'e büyük saygı gösterilir. Tûr kardeşi İreç'i aramaya çıkar. Ehremen'le aralarındaki savaşımda Tûr kazanır. Kardeşi İreç'le birbirilerine kavuşurlar ve gökten inen atalar bu mutlu günü kutlarlar. Birinci perdedeki, 7 felekle birlikte şölene çağrılmayan Ehremen'in öfkesi, kötülük yapacağı fikri ile; Perrault'nun ünlü masalı La Belle au Bois Dormant masalı ve bu masaldan esinlenerek yapılan ünlü Uyuyan Güzel balesi arasında bir paralellik vardır. Bale'de kralın bir kızı doğar, onu kutsamak ve dilekte bulunmak için 7 peri gelir, ama sonunda şölene çağrılmayan kötücül peri Karabos öfke içinde, prensesin 16. yaşgününde eline bir tığ batırıp öldürür. İyi perilerin bunu engellemeye güçleri yetmez ama ölümü uykuya dönüştürürler – ta ki bir kralın oğlu gelip prensesi öperek uyandırana dek. Özsoy operasının müziğini çok merak ediyordum. Genç bir bestecinin iki ayda bitirdiği bir operanın müziğinin başarılı olabileceğinden kuşkuluydum. (Daha önceden öğrenmek için elimde bir olanak vardı: Adnan Saygun ile ben, 50'li yıllarda, Ses ve Tel Birliği adındaki müzik derneğinde birlikte çalışıyorduk; ama sormak aklıma gelmedi.) 1981 yılında Atatürk'ün 100. doğum yıldönümünde ABD'de Charleston'da düzenlenen bir kongreye “Atatürk ve Sanat” başlıklı bir bildiri ile katılmış, benzer bir bildiriyi de Kudüs'teki kongreye göndermiştim. Her iki bildiride de Özsoy operasının hazırlanışı ve önemi üzerinde durmuştum. Türkiye'de ilginç bir sürpriz beni bekliyordu. Ankara Devlet Operası 3 Şubat 1982 gecesi Özsoy'u sahneledi. İkinci ve üçüncü perdelerin zayıflığını besteci de anlamış, operayı tek perdeye indirgemiş, ayrıca ilk operası Taş Bebek'teki “Sihir Raksı”nı da şölen sahnesinde kullanmıştı. Operayı deneyimli bir yönetmen olan Necdet Aydın sahneye koymuş, orkestrayı da Orhan Tanrıkulu yönetmişti. Aynı gece Atatürk döneminde yaşamış sahne sanatçılarına törenle devlet ödülleri verildi. O gece tam bir şaşkınlık içindeydim. Çok olgun, mistik havası olan bestenin, yer yer 19. yüzyıl Alman müziğini –özellikle de Wagner'i– çağrıştıran bir armonisi vardı. Eserin ikinci ve üçüncü perdesinde ise daha çok Anadolu ezgilerinden esintiler buldum. Yıllar bu müziği aşındırmamış ve her zaman büyük bir beğeni ile izlenebilecek bir eser karşımıza çıkmıştı. Eserin hazırlanışındaki, sanki bir düşü andıran, çabukluk, gösterimin hazırlığında da şaşırtıcı bir şekilde görülmüştü. Hemen solistler bulunmuş, orkestra Cumhurbaşkanlığı Bandosu ve İstanbul Konservatuvarı Yaylı Çalgılar Orkestrası'nın biraraya getirilmesiyle gerçekleştirilmişti, koro ise Halil Bedii [Yönetken] yönetiminde okullardan derlenmiş yetenekli öğrencilerden oluşturulmuştu. Dans ve koreografiyi bu alanda deneyimi olan Selma ve Azade Selim Sırrı [Tarcan] üstlenmişti. Başrollerde; Ulu Anne'yi soprano Nimet Vahit, Ferîdun'u ise Nurullah Şevket [Taşkıran] üstlenmiştir. Nimet Vahit Münih'te müzik eğitimi görmüş, İstanbul Konservatuvarı'nda şan öğretmenliği yapmıştır. Yetiştirdiği önemli sanatçılar arasında Belkıs Aran, Neriman San, Mualla Renda ve Semiha Berksoy'u sayabiliriz. Semiha Berksoy Özsoy'un gösteriminde Ayşim'i oynamış, böylece öğretmen-öğrenci aynı gösterimde sahneye çıkmıştır. Nurullah Şevket [Taşkıran] Berlin ve Milano'daki konservatuvarlarda müzik eğitimi görmüş, Gazi Terbiye Enstitüsü ile Musiki Muallim Mektebi'nde öğretmenlik yapmış çok değerli bir baritondur. 1952'de ölümüne kadar çok sayıda opera gösterimine çıkmıştır. Ehremen'i oynayan Süleyman [Temer] de bas olarak Madame Butterfly, Fidelio, Figaro'nun Düğünü'de ve La Bohême operalarına çıktıktan sonra sahneden ayrılmış, film yapımına geçmiş ve Almancadan tiyatro eserleri çevirmiştir. 19 Haziran 1934 gecesi iki devlet başkanının önünde ulusal operaya önemli bir adım atılmış, Atatürk genç Cumhuriyet'in her eksiğine ve sorununa değdirdiği sihirli sopasını operaya da değdirmiştir. Bundan sonraki opera gösterimleri Atatürk'ün ölümünden sonra gerçekleşmiştir. Henüz Devlet Operası kurulmadan önce Carl Ebert'in yönetim ve denetiminde Devlet Konservatuvarı Tatbikat Sahnesi bir yandan klasik tiyatro eserlerini, öte yandan operaları sahnelemiştir: Bastien ile Bastienne, 1940; Tosca (yalnız ikinci perde) ve Madame Butterfly, 1941; Satılmış Nişanlı, 1943; Figaro'nun Düğünü, 1944; La Bohême, 1945; Maskeli Balo, 1947; Carmen, 1948.[Bu konularda bkz. Metin And, Atatürk ve Tiyatro, Ankara, 1983.]
|
||||