Bir Başka Galeri Nasıl Olması Gerektiğini Gösterecek Sanatçısını Arıyor

Levent Şentürk


Sevgili Serkan Özkaya,
“Bugünkü Program-Gelecek Program” başlıklı güncel sanat etkinliğindeki işiniz, “Bir Sanat Galerisinin Gerçekte Nasıl Olması Gerektiği”ni betimleyen işiniz aklımdan çıkmıyor –zaten görenlerin hafızasından kolay silinmeyecek son derece çarpıcı bir işti. “Büyük Cam” yorumlarınıza, “Bugünkü Program-Gelecek Program”ın kataloğundan anladığım kadarıyla kendi odanızın penceresiyle başlamışsınız. Yapı Kredi Kâzım Taşkent Sanat Galerisi'nin cephesini tümüyle kaplayan çalışmanızdan sonra, aynı kolektif mantığı sürdürerek, dialarla kaplı başka yüzeyler de oluşturmuşsunuz, ancak onları görmüş değilim.
Görünüşte hiçbir orijinal yanı yok, bir yüzeyi çerçevelenmiş dialarla kaplamanın. Her biri, ışık konisinin önüne konduğunda istendiği kadar büyütülebilen birer imge; yani yapıt, başka birçok imgeden elde edilmiş; yine de bu imgelerin tek tek ne anlamı, ne içeriği, ne de
o imgelerin bütün içindeki yerine, pozisyonuna bağlı. Fotoğraflardan yapılma bir tür vitray söz konusu –görüntünün cam levhalara aktarıldığı, fotoğrafın erken dönemlerdeki durumuna benzetilebilecek, oldukça kırılgan bir imge kuruluyor toplamda. Bu kurgu anlamını sadece diaların sayısal çokluğundan kazanmıyor. Seçilen sergi mekânı da taşıdığı etkiye yataklık ediyor. Söz konusu yüzey tek tek anlamlı parçalardan oluşmasına karşın, incelenecek veya resimmiş gibi seyredilecek bir yüzey değil. Çünkü bir kez onları tek tek ya da kümeler, satırlar, vs. olarak seçmeye ve ayrımsamaya başlayınca, karşısında bulunduğumuz sonsuzcasına büyük görsel katalog tarafından hızla yutuluyor ve bu çabadan vazgeçiyoruz. Bu yüzden, iş daha çok mekânsal bir deneyim olarak anlam kazanıyor, yani bir şizofrenik filtre olarak güzelliğinden söz edilebilir.
Ürettiğiniz bu kolektif görsel yüzey kent mekânına iç/dış sınırından dahil oluyor, yani galerinin başladığı ve bittiği yerden. Bu iş birçok bakımdan bir eşik olma savında gibi görünüyor bu yüzden. Galerinin bittiği, sokağın başladığı yer –yapıtın uzam olarak seçtiği yüz burası. Bu, bir cephenin geçirimsizleştirilmesi değil yalnızca, aynı zamanda o cephenin (Steven Hall'ün MIT binasında kullandığı anlamıyla) bir ‘arayüz' olarak tanımı. Galerinin alışılmış sergi yüzeylerini bir kenara bırakarak mekânı bütün halinde yeniden tanımlıyor. “Bir Sanat Galerisinin Gerçekte Nasıl Olması Gerektiği” böylece açıklık kazanıyor: Aynen böyle [sic].
Size bu mektubu yazmama neden olan karşılaşmamdan söz açmak istiyorum şimdi. Şişli'de, La Paix hastanesinin hemen karşısında komple kiralık bir bina var, cephesinde koskoca bir branda gerili. Son derece sıradan, ‘piyasa işi' bir cepheye sahip bir bina. Giriş katındaki dükkân da uzun süredir boş. Oldukça düz bir cephe düzenine sahip bir dükkân. Burası uzun zamandır dikkatimi çekiyor. İçerisi görünmesin diye, içeriden koli bantlarıyla yapıştırılmış olan kâğıtlar burada dura dura sararmış; camda biriken suyun ve içeri sızan tozun toprağın etkisiyle yol yol olmuş büyük ebatlı kâğıtlar bunlar. Kiralık dükkânın önünden geçe geçe, bunların birer ‘hazır yapıt' olduklarına kendimi ikna ettim. Derken bir akşam, buranın bir galeriye komşu olduğunu fark etmemiş olduğumu fark ettim; işte bu mektup aynı epifaninin parçası.
Sevgili Özkaya, son derece ironik bir kentsel manzarayla karşı karşıyayız. Bir yanda potansiyel bir iş duruyor (orada öylece bekliyor –o kâğıtları itici mi buluyor yoldan geçenler yoksa çekici mi bilmiyorum), hemen yanındaki dükkânda, işlemeleri ağır ahşap çerçevelerde yine ‘ağır' tuvaller sergileniyor spotların pırıltılı ışığı altında.
Dilimin ucuna gelen cümleyi nihayet söyleyeyim. Sizin kadar cesur davranamadım, dükkân sahibini ya da emlâkçıyı arayıp, o kâğıtları satın almayı öneremedim. Büyük olasılıkla telefondaki ‘ses' beni ciddiye almayacaktı. Yüz yüze görüşmenin de sonuçsuz kalma ihtimali var tabii. (Görüyorsunuz, daha kendimi bile ikna edemedim.) Emlâkçının ikna olması durumunda o ‘resimler' konusunda sıkı bir pazarlığa girişmemiz gerekeceği de belli gibi. (Bunun için, dükkânı kiralamaya karar verir gibi yapmak ve kâğıtları yenileriyle değiştirdikten sonra anahtarı iade etmek gibi hileli bir yola başvurmak kaçınılmaz görünüyor.) Kâğıtları ele geçirir geçirmez yapılacak tek şey, yandaki galeriye girmek ve bir çerçeve seçmek olacaktır. (Bu yazıya eşlik eden diayı da 20 Kasım 2003 günü çekmiştim. Karşıdan vuran yumuşak ışık binayı kusursuz biçimde aydınlatıyordu. Aradan bir saat geçti geçmedi, sizin bir zamanlar “Bir Sanat Galerisinin Gerçekte Nasıl Olması Gerektiği”ni gösterdiğiniz cephenin bir sokak ötesinde patlayan bomba...)
Ne diyorsunuz?