Mimarlığın İlk Kuramı

Suna Güven


“Ey Sezar, kendim için hiçbir zaman sanatımla para kazanma heveslisi olmadım; fakat az bir kazanç ve iyi bir ünün, zenginlik ve kötü ünden daha iyi olduğu ilkesini benimsedim. Bu yüzden ünüm az oldu; yine de umuyorum ki, bu kitapların yayınlanmasıyla gelecek kuşaklar bile adımı bilecekler”.
Bu sözler, zamanımızdan ikibin yıl önce yaşamış olan De Architectura libri decem (Mimarlık Üzerine On Kitap)'ın yazarı mimar Marcus Vitruvius Pollio'ya ait1. Benzer serzenişleri Vitruvius'un kitabının başka yerlerinde de görüyoruz:
“Kuşkusuz sanatsal mükemmelliğin bilinmemesi nedeniyle doğal olarak farkedilmeyişine de şaşmamamız gerekir; ancak iyi hakemler, sosyal ilişkilerin etkisiyle sık sık göstermelik bir beğeniye yönlendikleri zaman en büyük kızgınlığın gösterilmesi zorunludur. Şimdi, Sokrates'in arzuladığı gibi duygularımız, düşüncelerimiz ve öğrenimle kazandığımız bilgiler açık seçik görülebilseydi, tanınmış olmanın ve aşırı övgünün bir etkisi kalmayacak, doğru ve sağlam bir öğrenimden geçerek bilginin doruğuna erişenler, kendileri hiç uğraşmaksızın görev alabileceklerdi. Ancak bu gibi şeyler, olmaları gerektiğini düşündüğümüz gibi açık ve belirgin görünmedikleri için ve öğrenim görenlerden çok cahillerin kayırıldığını izlediğimden ve şeref kazanma uğraşında cahillerle uğraşmayı kendime yakıştıramadığımdan bilgi alanımızın mükemmelliğini bu bilimsel yapıtı yayınlayarak göstermeyi yeğliyorum”. (Kitap III, Giriş, 3. paragraf)
Her ne kadar satır aralarında Vitruvius'un yaşadığı dönemde anlaşılamamış olmasının verdiği hayal kırıklığı, kızgınlık ve ince sızı hissedilse de, yapılan işin gerçek değerinin ancak gelecek kuşaklar tarafından anlaşılacağının ümidi ve bunun buruklukla vurgulanma biçimi çok çarpıcı. Belli ki, Vitruvius önemsenme duygusunun eksikliğini sürekli hissetmiş, en azından hakettiğini sandığı düzeyde olmamış bu. Yine de, bu sözleri yaşamının son perdesini oynadığının farkında olan yaşlı bir adamın insancıl duygusallığına indirgemek yanlış olur2. Bu sözler, gerçekleşmeyen beklentilerin, mesleki özlem ve arzuların belirsiz bir geleceğe ertelenmesinin avuntusu, ya da başarısızlığın böylelikle daha kabul edilebilir kılınmasının kolaylığı değil yalnızca. Burada yaptığı işin bilimsel önemine inanan, ve salt bu nedenle sürekli gündemde kalacağına içtenlikle inanan Vitruvius'un bir kehaneti seziliyor. Daha da önemlisi, Vitruvius'un öngördüğü bu kendi zamanının çok ötesindeki süreklilik, ya da bir tür ölümsüzlük – hâlâ Vitruvius'u okuduğumuza bakılırsa – gerçekleşmiş sayılabilir. O halde, sormak gerekir: Zamana meydan okuyarak, Vitruvius'u ölümsüz yapan, hâlâ günümüzde okunabilir, hatta geçerli ve güncel kılan nedir?
Görünen o ki, Vitruvius kendini antik Roma'da çok sayıda oldukları anlaşılan, üretken ama sıradan mimarlardan birisi olarak görmüyordu. Kendisinin de defalarca dile getirdiği gibi, üstlendiği misyon, bina yapmak yerine daha çok yazmaya yönelikti. Ancak bunun, yalnızca bir arşiv görevini yerine getirecek durağan bir bilgi kümesi oluşturmaktan çok, daha eylemsel bir toplum mühendisliği, hatta bir imparatorluk projesinin amaçlarını taşıdığı anlaşılıyor. Burada bir parantez açacak olursak, yine İtalya'dan, Vitruvius'un ardılı sayılabilecek ama günümüze daha yakın bir başka mimar akla geliyor. Vitruvius'u biraz daha iyi anlamak için, Komünist Parti'yle yakın ilişkileri olan Manfredo Tafuri'nin (1935-1994) de Vitruvius'tan iki bin yıl sonra, yaptığı binalarla değil, mimarlık tarihi ve kuramı üzerine ürettiği yirmi üçü aşkın kitabıyla ünlendiğini ve mimarlığın kuramsal ve düşünce boyutuna yeni bir soluk getirdiğini bu arada hatırlatalım3.
Kendimizi Vitruvius'un sözünü ettiği “gelecek kuşaklar” arasında sayarsak, yazdığı kitap sayesinde, kendisi hakkında çok şey bilmesek de, tam onun istediği şekilde adını ve yapıtını biliyoruz. Fakat Vitruvius'un yaşamına ve kişiliğine ilişkin veriler bazı temel nüfus bilgileri ve bize De Architectura'da kendisinin sağladığı bazı ipuçları dışında hâlâ yok denecek kadar az. Kısaca özetlersek, Roma Cumhuriyet devrinin sonlarına doğru, yaklaşık İ.Ö. 90- İ.S. 20 yılları arasında yaşamış, Iulius Caesar'ın ordusunda görev almış. Daha sonra, Octavianus'un Roma imparatorluğunu kurması ve Augustus ünvanını alarak ilk Roma imparatoru olmasının ardından Vitruvius'un onun himayesine girdiği anlaşılıyor. İ.Ö. 33 yılında resmi görevinin scriba armamentarius olduğu düşünülüyor4. Orduda mühendis mimar olarak görev yapmakla birlikte, inşa ettiği binalar pek bilinmiyor. Ancak Roma'nın yeniden imarı sırasında Agrippa'nın inşa ettiği su sisteminde görev aldığı kesindir. Yol, köprü, kale ve mancınık tasarımı gibi askeri mimarinin gerektirdiği mimari pratikte epeyce deneyim kazanmış olmalıdır. Kuzey Afrika'da Dougga ve Timgad'daki garnizon kentlerinin kuruluş aşamasında büyük bir olasılıkla Vitruvius'un kitabından yararlanılmış olsa da5, bu projeler Vitruvius'tan sonra inşa edildiklerinden, onun doğrudan katkısından değil, askeri tasarımda devam eden etkisinden yararlanıldığını düşünmek daha doğrudur. Bunların dışında, inşa ettiği yalnızca bir binayı biliyoruz. Romalıların çok amaçlı yapı türlerinden olan bir bazilikadır bu.Vitruvius'a göre, uyguladığı strüktürel çözümler nedeniyle yapılış sürecince “daha az emek yanında maliyetin de büyük ölçüde azaltıldığı” bu bina, “görkemli” ve “vakur bir hava”ya sahiptir. Vitruvius, İtalya'nın Adriyatik kıyısında Fano'da (Colonia Iulia Fenestis) inşa ettiği bu bazilikadan özellikle sözederken, örnek alınması gerekli bir yapı olduğunu övünçle vurgulamaktadır:
“Ancak en soylu ve güzel bazilikalar, kendi yaptığım ve yapımını yönettiğim Fano'daki bazilikanın biçemi uygulanarak (da) gerçekleştirilebilir”. (5. kitap, 1.6-10)6.
Belli ki, yalnızca bir binası bilinen Vitruvius'un kalıcılığı ve ünü – Fano'daki bazilika kendisi tarafından ne kadar önemli bir proje olarak görülse de - onun mimari pratikte gerçekleştirdiklerinden kaynaklanmıyor. Dolayısıyla, çağlar boyu süren kalıcılığının kaynağının yazdığı kitap olduğuna kuşku yok. Bu bakımdan, Marcus Vitruvius Pollio'nun etkinliğini günümüze kadar sürdürebilmiş bir yazar kimliği var. O halde, yazmış olduklarının içeriğini ve doğasını bilmek gerekiyor.
Bu bakımdan,Vitruvius'un başlıca yapıtı olan De Architectura libri decem mimarlığı konu alan ve günümüze ulaşabilen en eski yazılı metindir. Biraz da bu yüzden, onun geç antik çağda ardılları Caetius Faventinus ve Palladius'la başlayarak daha sonra ortaçağda devam eden, özellikle de Rönesans döneminde en fazla atıf alan mimarlık yazarı olduğunu söylemek abartı olmaz7. Örneğin, İtalyan hümanist Francesco Petrarca onu gayet iyi biliyordu. Ama daha da önemlisi, Bramante, Sebastiano Serlio ve Andrea Palladio gibi mimarlar – onu anladıkları, ya da anladıklarını sandıkları kadarıyla – binalarının birçoğunda Vitruvius'u örnek almışlardı. Roma kentinde ve çevresinde yaşamaya ya da incelemeye geldikleri zaman gördükleri antik dönemden kalan, ancak Vitruvius'tan epey sonra inşa edilen birçok Roma dönemi binasını anlamak için kullandıkları ölçütler de Vitruvius'un yazdıklarından kaynaklanıyordu. Öte yandan, Floransa'lı mimar ve düşünür Leon Battista Alberti, Vitruvius'un izinden giderek 1450 yılında bir model olarak tamamen Vitruvius'un kitabından esinlendiği anlaşılan De re Aedificatoria libri decem adlı mimarlık kitabını yazdı. Ama ilginçtir ki, Vitruvius'u örnek olarak almasına karşın, onu, kullanmış olduğu anlaşılmaz bozuk bir Latince ve klasik Yunanca karması dili nedeniyle kıyasıya eleştirmekten geri durmadı. Hatta, daha ileri giderek, Vitruvius hakkında, böyle yazacağına, hiç yazmamasının daha iyi olacağını düşündüğü söylenir8.
De Architectura'daki dil karmaşasının nedenlerinden bir tanesi, Vitruvius'un kullandığı kaynak kitapların Latince değil, klasik Yunanca olmasıydı. En büyük zorluk buydu. Çünkü daha önce varolmayanın ifadesi de zor oluyor. Böyle bir durumda genellikle iki seçenek var: Yabancı sözcükleri olduğu gibi aktarmak ve uyarlamak, ya da anlaşılmazlığı göze alarak yeni sözcükler türetmek. Ele aldığı birçok konuda olduğu gibi, Latincede o güne kadar kavramı bulunmadığı için ifadesi de olmayan “armoni” konusunun aktarılmasında bunun güçlüğünü çekiyor Vitruvius:
“Armoni, özellikle Yunanca bilmeyenler için, müzik biliminin karışık ve zor bir dalıdır. Bu konuyu işlemek istiyorsak, bazılarının Latince karşılığı olmadığı için Yunanca sözcükler kullanmamız gerekir. Bu yüzden, konuyu, Aristoksenus'un yazılarına dayanarak elimden geldiği kadar açık bir biçimde açıklamaya çalışacak ve onun şemasını da ekleyerek notaların sınırlarını tanımlayacağım ki, herhangi birisi biraz dikkat göstererek onu kolayca anlayabilsin”. (Kitap 5, 4.1).
Başkaları tarafından başka bir dilde geliştirilen ithal bilimi kullanarak bilgi üretmenin zorluklarını bugün biz de yaşıyoruz. Batı dillerinde üretilen birçok sözcüğün Türkçe karşılığını bulmak her zaman çok kolay olmuyor9. Benzer biçimde, Vitruvius da bazı konuları Latincede ilk kez yazmaktan kaynaklanan zorlukların üstesinden gelmeye çalışıyor. Ancak, yazarlığa soyunurken, kullandığı dil konusunda birtakım başka çekinceleri de olduğunu – deyim yerindeyse – itiraf ediyor:
“Ey Sezar, ....senden ve adı geçen kitapları okuyacak olanlardan, dilbilimin kurallarına yeterince önem vermeden yazılmış bölümler varsa affını rica ediyorum. Çünkü bu yapıtı ne büyük bir filozof, ne bir belagat ustası, ne de mesleğinin bütün inceliklerini kavramış bir dilbilimci olarak değil, yalnızca bu konulara azıcık vakıf bir mimar olarak yazıyorum” (Kitap I, 1.17).
Burada, göstermelik bir alçakgönüllülükle eleştirilerden korunma manevrasından çok, samimi bir kaygı sezinleniyor. Bundan açıkça anlaşılıyor ki, Vitruvius çok iyi bir yazar değildi. En azından, kolaylıkla anlaşılmıyordu. Daha da kötüsü, bugün onu aslından değil, yalnızca kopyalarından biliyoruz. Bu kopyaların en eskisi sekizinci yüzyıla ait olup, ilk baskısı 1486 yılında yapılmıştır10. Bir yandan teknik ayrıntıları ve kavramları aktarmada o dönemdeki Latincenin yetersizliği, diğer yandan Vitruvius'un bir türlü karşı koyamadığı şatafatlı üslup, onu yaşadıkları çağa kazandırmaya çalışan çevirmen ve yorumculara hep kök söktürmüştür. Günümüzde de durum pek farklı değil. Örneğin, Vitruvius'un yaygın olarak kullanılan ve birçok kez yeniden basılan iki İngilizce baskısı var. Bunlardan ilki Valentin Rose'un ikinci baskısına (Leipzig, 1899) dayanan çeviri olup Morris Hicky Morgan'a aittir11. İkincisi ise, Frank Granger'in Latinceyle birlikte en eski Vitruvius metni olan Harleianus 2767 elyazmasını esas alan çeviridir12. Her ikisinde de yorumların belirsizliğinden kaynaklanan sorunlar bulunan bu baskılar, farklı uzmanlık alanlarının sahipleri tarafından – farklı gerekçelerle - kullanılmaktadır. Ancak, mimar kökenli Roma mimarlık tarihi uzmanları Morgan'ın baskısını tercih etmektedirler13. Bunlardan başka, son zamanlarda ortaya çıkan üçüncü bir baskı ise, 1511 yılından sonra basılan ve bir keşiş, aynı zamanda da mimar olan Verona'lı Fra Giovanni Giocondo'nun geniş yorumlu versiyonuyla temellendirilen ve bir klasik filoloji uzmanı ile bir antik mimarlık tarihçisinin modern açıklamalarının eklenmesiyle basılan kitaptır14. Görülüyor ki, Vitruvius'a olan ilgi, ikibin yıldan beri çoğalarak sürüyor15.
Bütün bunlardan, Vitruvius'u anlamayı ve ürettiği bilgiyi doğru yansıtmayı hedefleyen uzun soluklu çabaların, zaman süzgeci içerisinde yeni metinler oluşturarak artık denetlenmesi mümkün olmayan ölçüde bilgi yanlışları ve anlam kaymaları gibi kaçınılmaz sorunlara yol açabileceği sonucunu çıkarabiliriz. Ancak daha anlaşılabilir olan her zaman doğru mudur? Ya da tersinden bakarsak, yorumu yapana yanlış görünen aslında Vitruvius'un gerçek doğrusu olamaz mı? Buna benzer sorular kuşkusuz daha da arttırılabilir. Dolayısıyla, baştaki temel sorumuza dönersek, bina yapmayan bir mimar ve iyi yazmayan bir yazar nasıl bu kadar etkili olabildi? Ve etkisini neden sürdürüyor?
Tüm belirsizliklerine karşın, Vitruvius'un ilgi çekebilmesinin ötesinde, hâlâ güncelliğini koruyabilmesinin ve tekrar tekrar gündeme gelmesinin nedeni onun bilime bakışında yatıyor. Buna göre, onun amacı, parçacıl statik bilgiyi değil, nedenselliğe dayanan, kullanılabilir özgün bilgiyi ve onu üretmenin yöntemlerini oluşturmaktı. Bu da onu bilimin hem öznesi, hem nesnesi yapıyor. Başka bir deyişle, bilim üretirken, hem şekillendirici, hem sürekli şekillenen oluyor. Ondan öğrenirken, onu değiştiriyor, yeni metinler üretiyoruz. Onu okuyanlar da hep öyle yapmışlar. Bunu yaparken, Vitruvius'un kendisi gibi bazen yanlış güzergahlara yönelmişler. Örneğin, San Gallo, Michelangelo, Desgodetz ve Viollet-le-Duc, Roma'da bulunan ve bugün antik Roma mimarlığının simgesi haline gelen Pantheon'u Vitruvius'un Yunan tapınaklarından kaynaklanan mimarlık ilkeleri çerçevesinde – tek yanlı – algıladıkları için kusurlu bulmuşlar, “düzeltmeye” çalışmışlardır16. Bu nedenle, Vitruvius'tan neredeyse bir asır sonra inşa edilen ve Roma mimarlık devrimini doruk noktasına ulaştıran bu özgün yapıtı doğru okuyamamışlardır. Vitruvius'un kendisi de zaman zaman benzer duruma düşmektedir. Örneğin, mükemmel bir mimarın başka konular yanında iyi bir tarih bilgisine sahip olmasının önemli olduğunu, çünkü yapılarda kullanılan mimari süslemelerin ve yontuların öykülerini soranlara anlatabilmesi gerektiğini söylemektedir (Kitap 1, 1.5)17. Ancak Atina akropolündeki Karyatid yontularının öyküsünü anlatırken verdiği tarih bilgilerinin tamamen doğru olmadığını bugün biliyoruz18. Benzer şekilde, Vitruvius insanların ten renginin, ses tonunun ve karakterinin iklim koşullarına göre nasıl şekillendiğini ayrıntılı biçimde anlatırken, vardığı sonuçları pozitivist bir anlayışla temellendirmeye çalışır:
“Nesnelerin doğal olarak nemli olan yerlerde ağırlaştığı ve sıcak yerlerde daha yüksek perdeye ulaştığı aşağıdaki deneyle kanıtlanabilir. Aynı fırında eşit sürede pişirilmiş, ağırlıkları eşit olan ve üstlerine vurulduğunda aynı notayı çıkaran iki kap alınız. Bir tanesini suya daldırıp çıkardıktan sonra ikisine de vurunuz. Bu yapıldığında, notalarında büyük bir fark ortaya çıkacak ve kaplar artık aynı ağırlıkta olamayacaktır. İnsanlarda da böyledir: aynı yapıyla, aynı kucaklayıcı göklerin altında doğmalarına rağmen, bazılarının sesi, ülkelerindeki sıcak dolayısıyla havaya daha yüksek bir notayla iletilirken, diğerlerinde nem bolluğu yüzünden çıkarılan tonların niteliği çok kalındır. (Kitap VI, 1.8).
Vitruvius'un, dünyanın kuzey veya güney bölgelerinde yaşayan insanların farklı bir ses tonuna sahip olduklarına ilişkin yukarıdaki açıklamasının, bugün bilimsel olarak savunulamayacağı çok açık. Ne var ki, buna dayandırarak önerdiği, farklı koşullara ve insanlara duyarlı tasarım ilkesinin dünyanın her yerinde hâlâ geçerli olduğu söylenebilir:
“Eğer ülkelerin birbirlerinden farklı olduğu ve iklime göre değişik sınıflardan oluştuğu, bu yüzden de, buralarda doğan ulusların doğal olarak ruhsal ve bedensel düzenlerinin farklı olduğu doğru ise, konutlarımızın, ulusların ve ırkların özelliklerine uygun olarak yapılmasından kaçınamayız; çünkü uzman yol göstericimiz hemen elimizin altında olan doğanın kendisidir”. (Kitap VI, 1.12)
Dolayısıyla, düz bilgideki hatalar ve yanlışlıklar, Vitruvius'un önemini ve etkisini geçersiz kılmıyor. Çünkü o salt bir ansiklopedik derleyici değildi. Verdiği bilgilerin amacı mimarlık sanatında özensizliği, düşünmeden yapılanı engellemeye çalışmaktı. Değişik koşullarda farklı çözümler üretmek gerektiğini söylerken, bunun arkaplanının da –neden farklı çözümler gerektiğinin, hatta koşulların neden farklı olduğunun ampirik gözlemlerle anlaşılmasını– istiyordu. Ona göre, mimarlık pratiğinin her aşaması, düşünerek, sağlam bir bilgi temeline dayanarak, ve en önemlisi tasarım uygulamasının etkilenebileceği her noktada, sorgulayarak, öğrenerek, gerektiğinde de eleştirerek gerçekleştirilmeliydi19. Yenileyen ve güçlendiren karşıtlıklar, yeniden kurgulanmaya olanak tanıyan eleştirel bakışla ele alınmalıydı. Ama önce mimarlık alanının tanımını yapmak gerekiyordu, çünkü o güne kadar mimarlık sanatının tümünü ele alan olmamıştı:
“İmparatorum, birçoklarının mimarlık üzerine incelemelerinde ve kitaplar dolusu yorumlarında konuyu düzenli ve tam olarak sunmak yerine yalnızca bir başlangıç yapıp dağınık kısımlar halinde öylece bıraktıklarını gördüm. Bu yüzden bu yüce sanatın tümünü tam ve düzenli bir sunuş halinde özetlemenin ve ayrı kitaplarda, değişik alanların özelliklerini anlatıp açıklamanın çok değerli ve yararlı bir şey olacağını düşündüm.” (Kitap IV, giriş)
Bu açıdan bakıldığında, Vitruvius belki iyi bir yazar değildi ama, mimarlık konusunu ilk kez kapsamlı bir biçimde ve kuramını oluşturmak amacıyla işleyen özgün bir düşünür olduğu kesin görünüyor. Başlıca amacı, kuram (rationatio) ve uygulamanın (fabrica) birleştiği ve değişik bilim dallarındaki öğretilerden oluşan bilgi (scientia) temelinde, mimarlığa tıp gibi saygın alanlarda olduğu gibi disciplina statüsü kazandırmaktı. Bunun için gerekli gördüğü bilim dalları arasında artes liberales diye tanımlanan ve tarih, felsefe, fizik, matematik, iklimler, hukuk bilgisi, dilbilim, müzik, resim ve tıp gibi konuları kapsayan, zamanın tüm beşeri ilimler konularını saymak mümkündür20. Vitruvius'un bilim temelinde öngördüğü, aklın ve düşüncenin üstünlüğü idi:
“Bundan başka Pythagoras, dik açının, zanaatçının yoğun uğraşlarına gerek duyulmadan elde edilebileceğini göstermiştir. Böylece, marangozların gönyeleriyle büyük çabalar harcayarak ulaştıkları ama yine de tam olmayan sonuca Pythagoras'ın öğretileri ve akılcılığı ile mükemmel şekilde varılabilir”. (Kitap IX, Giriş, 6).
Ancak, aklın üstünlüğünü savunmakla birlikte, Vitruvius, akla dayanmayan el becerisinin küçümsenmesini kastetmiyor. Hatta, buna karşı çıkıyor:
“Mimar, değişik bilim dalları ve çeşitli öğretilerin bilgisi ile donatılmış olmalıdır; çünkü diğer sanatlardaki tüm çalışmalar onun değerlendirmesi ile ölçülür. Bu bilgi, uygulama ve kuramın ürünüdür. Uygulama, gerekli herhangi bir malzeme ile bir çizimdeki tasarıma göre, el işçiliği içeren sürekli ve düzenli deneyimdir. Kuram ise, orantı ilkelerinde ustalığın ürünlerini gösterip açıklayabilme yeteneğidir.
Bu yüzden görülebilir ki, bilim olmadan el becerisi kazanmayı amaçlayan mimarlar hiçbir zaman emeklerinin karşılığı olan nüfuzlu bir konuma ulaşamamışlar, diğer yandan, yalnız kuram ve bilime güvenenenler de kesinlikle özün kendisini değil, gölgesini kovalamışlardır. Ancak, tepeden tırnağa silahlı erler gibi, her iki alanda da bilgisi mükemmel olanlar, amaçlarına daha çabuk erişerek saygınlık kazanmışlardır”. (Kitap I, Giriş, 1-2).
Mimarlığın için gerekli olan bu çok boyutlu eğitim sayesinde, Vitruvius, mimarın (architectus) yalnızca bir zanaatkâr (faber) olmaktan kurtulup, ars honesta sahibi daha yüksek bir sosyal statüye geçmesine zemin hazırlamak istiyordu. Nitekim bunu başardı da21. Ancak en önemlisi, mimarlığın bilim temelinin kurulmasıyla, uygulamaya da, yararlılık (utilitas), sağlamlık (firmitas), ve güzellik (venustas) temelinde daha sağlıklı yeni bir düzenin geleceğini düşünüyordu. Böylelikle, insana ve çevreye daha bilinçle bakılması sağlanacaktı. Bir estetik kavram olarak, “güzellik” arayışındaki ana ölçüt ise doğanın kendisi idi. Bu bakımdan, doğa kurallarının bilinmesi kaçınılmaz görünüyordu. Dolayısıyla da, fizik, matematik ve biyoloji gibi doğa bilimlerinin güzellik arayışındaki katkısı bugünkünden daha temel bir düzeyde algılanıyordu. Günümüz mimarlığının bazı tartışmalı uygulamalarında, Vitruvius'tan beri var olan bu üçlü ama güçlü temeli bir zamanlar Emlak Bankası'nın afişlerinde yer aldığı gibi galiba daha sık hatırlatmak gerekiyor22.


Notlar
1 Vitruvius, Mimarlık Üzerine On Kitap, çev. Suna Güven, Şevki Vanlı Mimarlık Vakfı Yayınları, YEM Yayın, 1998, 3. Baskı, İstanbul, 6. kitap, 5. paragraf (6.0.5). Metindeki bundan sonraki tüm alıntılar bu baskıdan verilmiştir.
2 Romalılar yaşlanmanın 46 yaşında başladığını düşünüyorlardı. Vitruvius'un ise 50 yaşlarında olduğu tahmin ediliyor. Bkz. Indra Kagis McEwen, Vitruvius the Body of Architecture, The MIT Press, Cambridge, ABD ve Londra, 2003, s. 305, n. 2.
3 James S.Ackerman, “In Memoriam, Manfredo Tafuri, 1935-1994”, Journal of the Society of Architectural Historians, cilt 53, sayı 2, Haziran 1994, s. 137.
4 Bkz. dipnot 2.
5 Betty Radice, Who's Who in the Ancient World, Penguin Books, 1973, s. 250.
6 Daha fazla bilgi için bkz. Jakob Prestel, Des Marcus Vitruvius Pollio Basilika zu Fanum Fortunae, Heits & Mündel, Strassburg, 1900.
7 Vitruvius'tan esinlenen geç antik çağ yazarları için bkz. H. Plommer, Vitruvius and Later Roman Building Manuals, Cambridge, İngiltere, 1973.
8 Vitruvius Ten Books on Architecture, der. Ingrid D. Rowland ve Thomas Noble Howe, Cambridge, İngiltere ve New York, 1999, s. xiii.
9 Daha fazla bilgi için bkz. Sevim Tekeli, “Bilim Dillerinin Tarihsel Gelişimlerine Bir Bakış”, Bilim Kültür ve Öğretim Dili Olarak Türkçe, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1978, s. 205-232.
10 Carol Herselle Krinsky 78 adet Vitruvius elyazmasını derleyip incelemiştir. Bkz.: C.H. Krinsky, “Seventy-Eight Vitruvian Manuscripts”, Journal of the Warburg and Courtauld Institutes, sayı 30, 1967, s.36-70. Bilinen en eski Vitruvius elyazması, İngiltere'nin Sakson Northumbria'sında bir manastır atelyesinde üretilmiş olan ve şimdi British Museum'da bulunan Harleianus 2767 envanter no.lu yazmadır. Diğer yandan, onbeşinci yüzyılın ortalarından itibaren yayınlanmış Vitruvius metinleri ve yorumları için bkz. Bodo Ebhardt, Vitruvius: Die Zehn Buecher der Architetur des Vitruv und ihre Herausgeber, Berlin, 1918. (Tıpkıbasım: William Salloch, Ossining, New York, 1962). Ayrıca bkz. Lucia A. Ciapponi, “Vitruvius”, Catalogus Translationum e Commentariorum: Medieval and Renaissance Latin Translations and Commentaries, III, Washington, D.C.,1976, s. 399-409.
11 Morris Hicky Morgan, Vitruvius. The Ten Books on Architecture, Harvard University Press, Cambridge, ABD, 1914. (Tıpkıbasım: Dover Publications, New York, 1960).
12 Frank Granger, Vitruvius. On Architecture, Loeb Classical Library, Cambridge, ABD ve Londra, 2 cilt, 1931-1934.
13 William L.MacDonald, The Architecture of the Roman Empire I: An Introductory Study, Yale University Press, New Haven ve Londra, 1982, s. 205; Fikret Kutlu Yegül, “Vitruvius ve De Architectura”, bkz. dipnot 1 a.g.e. içinde, sayfa x.
14 Bkz. dipnot 8.
15 Bu ilginin yanında çeviri ile ilgili güçlükler de sürüyor. Bizden çok once, Vitruvius Yunanca bazı özel isimleri Latince harflerle - ama oldukları gibi - yazarken, bazılarını da kendince değiştirerek Latinceye uyarlamış. Bkz. dipnot 8, a.g.e., s. 20.
16 William C. Loerke, “A Rereading of the Interior Elevation of Hadrian's Rotunda”, Journal of the Society Architectural Historians, cilt 49, sayı 1, Mart 1990, s. 22-43.
17 Daha fazla bilgi için bkz. Suna Güven, “Vitruvius'un Gözüyle Mimarın Yetki ve Sorumluluğuna İlişkin Güncel Saptamalar”, Olba III, Mersin Üniversitesi Kilikia Arkeolojisini Araştırma Merkezi Yayınları, Mersin, 2000, s. 57-70.
18 Brunilde Ridgway, Prayers in Stone. Greek Architectural Sculpture Ca. 600-100 B.C.E., University of California Press, Berkeley, Los Angeles ve Londra, 1999, s.14.
19 Vitruvius'ta akıl ve bilgi ilişkisi üzerine bkz. Emel Aközer, “Bilmediğimiz Vitruvius ve Eleştiri Geleneği”, Mimarlık no. 235, 1989, s.35
20 Bkz. dipnot 16, s. 61.
21 P.H. Schrijvers, “Vitruve et la vie intellectuelle de son temps”, Munus non Ingratum. Proceedings of the International Symposium on Vitruvius' De Architectura and the Hellenistic and Republican Architecture, 20-23 January 1987, Leiden, der. H. Geertman & J.J. Jong, Leiden 1989, s. 13-21.
22 Çetin Ünalın, Cumhuriyet Mimarlığının Kuruluşu ve Kurumlaşması Sürecinde Türk Mimarlar Cemiyeti'nden Mimarlar Derneği 1927'ye, s.25, resim 4 (Mimarlık Dergisi, Sene 1951, sayı 5-6). Bu bilgiyi bana veren ODTÜ Mimarlık Tarihi programından Elvan Altan Ergut'a teşekkür ederim. Ayrıca, bu resimle birlikte metindeki tüm resimleri bilgisayar ortamına geçiren aynı anabilim dalından Bilge İmamoğlu'na minnettarım.