| Pembe Boyanın Altında Gölge Resimler
|
| |
|
2001 yılında, yönetmen Benjamin Geissler, yazar Bruno Schulz tarafından yapılmış freskleri Ukrayna'da bir villanın duvarlarında buldu. Yazar ve ressam demek daha doğru olacak. Çünkü Schulz'un çizdiği desenler de daha önce ortaya çıkmıştı. Geissler'in, İkinci Dünya Savaşı'nın başlarında yapılan bu fresklere ulaşma öyküsü bir polisiye kurgudan farksız.
Naziler, Polonyalı yazarın (yazar-ressam konusunu uzatmadan) doğduğu kente, o zamanlar Polonya'ya bağlı olan Drohobycz'e girip Yahudileri bir gettoya yerleştirdiklerinde, Bruno Schulz SS subayı Felix Landau sayesinde bir süre hayatta kalmayı başardı. Landau, Schulz'taki yeteneğin farkına varmış ve çocuklarına eğlence olsun diye kaldığı villanın duvarlarına resimler yaptırmıştı ona. Ama bu resimler yalnızca Son'u geciktirmiş ve 19 Kasım 1942'de Schulz iki yüz altmış Yahudiyle birlikte öldürülmüştü.
Savaştan sonra, freskler unutuldu, yerlerini artık kimse bilmiyordu. 2001 yılının başında, yönetmen Benjamin Geissler bu yapıtların izine düştü. 9 Şubat'ta, bugün artık Ukrayna sınırları içinde olan Drohobycz'teki villada, pembe bir boya tabakasının altında, aranan bulundu. Benjamin Geissler'in bu süreçte çektiği, fresklerin ortaya çıkarılış öyküsünü konu alan belgesel, adı her zaman Batı Avrupa Yahudi kültürüyle birlikte anılan, imgelemi ve biçemiyle Kafka'yı andıran (Bruno Schulz Kafka çevirmeni aynı zamanda) Schulz'un son resimlerini gün ışığına çıkardı. Mayıs ayında, Kudüs'teki Yad Vashem Müzesi'nden görevliler bu yapıtlardan önemli parçaları gizlice alıp İsrail'e götürdüler. Bu da dünya çapında polemiklere yol açtı. Ukrayna'da kalan parçalar, önce Varşova, Wroclaw ve Gdansk'ta sergilendikten sonra, 13 Ekim 2004-23 Ocak 2005 tarihleri arasında, Paris Yahudi Sanatı ve Tarihi Müzesi'ne taşınacak. İsrail'dekileri görmek içinse, Yad Vashem Holokost Müzesi'nin yeni kanadının açılmasını, yani Ekim 2004'ü beklemek gerekiyor.
Benjamin Geissler'le Şubat 2004'te yapılan bir söyleşide, belgeseli çekme fikrini babasından aldığını söylüyor yönetmen. Resimlerden kendisine babasının söz ettiğini ve birlikte çalışmayı önerdiğini anlatıyor. Bu da, yani baba-oğlun bu resimleri bulmaya çalışması da Geissler'e göre, Schulz'un yapıtına çok uygun bir girişim. Çünkü “baba-oğul ilişkileri Schulz'un çalışmalarında sıkça rastlanan bir konu”. Geissler, Schulz'un yapıtında her zaman önemli yer tutan başka bir konunun da Yahudilik olduğunun altını çiziyor. “Benden önce de bir dolu insan, freskleri bulmaya çalıştı, örneğin Schulz'un yaşamöyküsünü yazan Jerzy Ficowski. Ama onun psikolojik sorunları olduğunu düşünüyorum, çünkü o da Alman işgali sırasında çok sıkıntı çekmişti. Benden önce bu işe koyulanların tersine, biz Bruno Schulz'un son günleri ve yapıtlarıyla Shoah arasında bir bağlantı kurduk. Orada yaşayan insanlar için bir babayla oğlunun, Bruno Schulz'un bu çalışmalarının izini sürmesi çok önemliydi kuşkusuz. O insanlar yapıtların ne koşullarda yapıldıklarını ve Bruno Schulz'un Nazilerin tek kurbanı olmadığını, o bölgede 15000 Yahudinin öldürüldüğünü biliyorlardı.” Küçük bir öyküyle şöyle sürdürüyor Geissler: “1930'ların başında Bruno Schulz bir lisede resim öğretmenliği yapıyordu. Yoksul Drohobycz bölgesinin bir resmini yaptı. Öğrencileri ona: ‘Neden bu resmi yaptın?' diye sorduklarında, ‘Çünkü çok yakında yok olacak, haritadan silinecek', diye yanıt verdi. Öyle ya da böyle, sonuçta bu gerçekleşti.”
Schulz, haritadan silinecek olanın resmini yaptı, kendi haritasından silinecek olanların. Kabuklu, kapalı, ölümlü dünyasını çizdi. Resimleri SS subayı için yapmıştı, evet, ama aslında Yahudi soykırımını resmediyordu, diyor Geissler. “Bu Bruno Schulz'un son işi, bununla bir ileti vermek istiyordu. Drohobycz'te Shoah'yı resmetti o. Örneğin, Ukrayna'da kalan parçalardan birinde, pekâlâ Felix Landau olduğunu düşünebileceğimiz bir süvari çizmiş. Sonra bir kraliçe var, bu da Landau'nun önce metresi, sonra da karısı olan Gertrude Segel olabilir. Yine Ukrayna'daki başka bir parçadaysa bir orman görülüyor. 15000 Yahudi'nin kurşuna dizildiği Bronica ormanı olabilir buradaki orman. Ayrıca Yahudilerin kurşuna dizileceği yeri seçen de Felix Landau. Yad Vashem'de bulunan parçalardan birinde de, Bruno Schulz'un otoportreleriyle yadsınamaz bir benzerlik sergileyen bir arabacı var. Bu resimleri gördükten sonra, onları bir araya getirmenin sadece sanat tarihi açısından değil, Shoah araştırmaları açısından da çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu son resimlerle Bruno Schulz bize ne demeye çalışıyordu? Bu parçaların yeniden Bruno Schulz'un bir Avusturyalı olarak doğduğu, Polonyalı olarak yaşadığı ve Yahudi olduğu için öldürüldüğü Drohobycz'e getirilmelerini istiyorum.”
Duvar resimleri her zaman bir dönemin, bir çağın iletileri, yansımaları olarak görüldü, ister mağaraların, ister tapınakların, isterse villaların duvarlarını “süslesin”. Bir fotoğraf, bir kesin ve katışıksız tanıklık değeri taşısa da, üstelik zorla yaptırıldıysa da, bir başka zaman, bir başka durum ve koşullar söz konusu olduğundan, fısıltıyla olsun söyleyeceği birşeyler olduğu kuşku götürmez. Siparişi verene, hatta belki kendine bile sezdirmeden, içgüdüsel olarak, elden başka birşey gelmediği için. Belki de sadece “buradaydım” yazmak istemek gibi. “Onlar da buradaydı” demekten kendini alıkoyamadan, eşikte varlığı son kertesine dek duyumsayarak, umutsuzca soğuk.
|