Yeni Bilgiler Işığında Şehzade, Veliaht, Halife Abdülmecid Efendi’nin (1868-1944) Yapıtlarını Yeniden Değerlendirmek

Ahmet Kâmil Gören


Osmanlı İmparatorluğu'nun en zor yüzyılını yaşadığı bir süreçte hanedanlığın bir üyesi olarak doğan ve son halife, son veliaht gibi unvanlarla yaşama veda eden Abdülmecid, gerek siyasal-sosyal, gerek sanatsal yaşamı açısından tarihimizde önemli izler bırakmıştır. Hakkında yapılan araştırmalarda şehzade, veliaht, halife gibi unvanlarla anılan Abdülmecid Efendi'nin veliahtlığı 1918-1922 yılları arasında dört yıl; halifeliği 19 Kasım 1922 – 3 Mart 1924 tarihleri arasında yaklaşık on beş ay sürmüştür. Şehzadelik unvanını ise yaşamının büyük bir bölümünde taşımıştır.
Abdülmecid Efendi'nin Osmanlı Hanedanlığının bir üyesi olarak kolay bir yaşam sürdüğünü düşünmek belki yanıltıcı olabilir. Saraylarda, köşklerde varlık içinde yaşaması, onu, çocukluğundan beri karşılaştığı üzüntülerden, hayal kırıklıklarından, yaşanan entrikalardan kurtaramamıştır.
Şehzadenin doğduğu yıllarda yönetimi elinde bulunduran babası Sultan Abdülaziz, kendinden önceki padişah, ağabeyi Abdülmecid'in ismini yeni doğan oğluna vermekle birlikte; bu dönemlerde iki kardeşin eşleri, çocukları arasındaki çekişmeler, güç elde etme kavgaları Şehzade Abdülmecid'in ruh dünyasını etkileyen olaylar arasındadır. Ancak, Abdülmecid'in henüz sekiz yaşındayken 1876 yılında babası Abdülaziz'in askeri bir darbeyle tahttan indirilip yerine V.Murad'ın padişah ilan edilmesi, ardından Abdülaziz'in Çırağan Sarayı Feriyye Dairesi'ne kapatıldığı bir sırada bileklerini keserek intihar ettiğinin açıklanması, daha sonra tahtta çıkan II. Abdülhamid'in bu kuşkulu ölüm için soruşturma başlatarak aslında bunun bir suikast/cinayet olduğunu ortaya çıkarması, onu derinden sarsan en önemli olaydır. Tüm bu yaşananların küçük bir çocuğun ruhunda açacağı yaraları kestirmek güç olmasa gerek.
II. Abdülhamit gözetiminde sarayda sıkı bir eğitim alan Abdülmecid, 1916'da bu kez ağabeyi Veliaht Yusuf İzzettin'in intiharıyla sarsılacaktır.
Abdülmecid Efendi, döneminde yaşanan tüm bu olumsuz koşullara karşın kendini mutlu hissedeceği uğraş alanları bulmuş ve hemen hepsinde kararlı tutumu, çalışkanlığı ve ilgilendiği şeylere duyduğu sevgi sayesinde başarılı olmuştur.
Türk resim sanatıyla ilgilenenler için Abdülmecid Efendi'nin vazgeçilmez bir yeri vardır. Şehzadelik döneminden veliahtlık ve halifelik dönemine kadar sanat dünyasında adıyla karşılaşmadığımız hemen hemen hiçbir etkinlik yok gibidir. Hanedanlığın bir üyesi olarak Abdülmecid Efendi devlet görevleri yanında, ressamlığı ve sanatsal olaylara verdiği maddi, manevi destekle öne çıkmıştır: Osmanlı Ressamlar Cemiyeti'nin gazete çıkarma girişimleri, Galatasaray Sergileri, basılan sergi katalogları, Şişli Atölyesi, Viyana Sergisi, Avni Lifij'in Paris'te burslu olarak okutulması ilk akla gelenlerdir.
Abdülmecid Efendi'nin resimle yoğun olarak uğraştığı dönemde aynı sanat ortamını paylaşan sanatçıların Türk resim sanatının çok önemli isimleri olduğu görülmektedir. Bunlar arasında: Osman Hamdi Bey, Şeker Ahmet Paşa, Süleyman Seyyid, Osman Nuri Paşa, Halil Paşa, Üsküdarlı Hoca Ali Rıza, Hüseyin Zekai Paşa, “1914 Kuşağı” temsilcilerinden Sami Yetik, Ali Sami Boyar, Hikmet Onat, Mehmet Ruhi, İbrahim Çallı, Nazmi Ziya, Feyhaman Duran, Namık İsmail ve Avni Lifij, dönemin diğer sanatçılarından Ali Cemal, Mehmet Ali Laga, Hayri Çizel, Diyarbakırlı Tahsin, Celal Esad Arseven, Bahriyeli İsmail Hakkı, Şevket Dağ, Üsküdarlı Cevat Bey, Ömer Adil, Mihri Müşfik ilk akla gelenlerdir. Ayrıca, dönemin azınlık, levanten ve yabancı ressamlarından bazılarını da bu listeye eklemek olanaklıdır. Örneğin Abdülmecid Efendi'ye ders veren Saray Ressamı Fausto Zonaro, Sanayi-i Nefise Mektebi hocası Salvatore Valeri bu grup içinde yer alır. Şehzade'nin yerli hocaları arasında Şeker Ahmed Paşa, Osman Hamdi Bey, Çallı İbrahim, Hikmet Onat, Namık İsmail, Nazmi Ziya, Şevket Dağ'ın adları geçmektedir. Avni Lifij'le yakın dostlukları ve resim konusundaki çalışmaları da Abdülmecid Efendi'ye katkı sağlayan ilişkiler arasında sayılmalıdır.
Yapı ve Kredi Bankası A.Ş.'nin 60. kuruluş yılı nedeniyle kendi mülkü olan Bağlarbaşı'ndaki Abdülmecid Efendi Köşkü'nü, burada yaşam sürmüş Abdülmecid Efendi'nin, T.B.M.M Milli Saraylar, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, Ankara Resim ve Heykel Müzesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Aşiyan Müzesi, Topkapı Sarayı Müzesi, Yapı Kredi, Suna-İnan Kıraç ve diğer özel koleksiyonlardan derlenen tablolarıyla 9 Eylül-15 Ekim 2004 tarihleri arasında sanat dünyasına açması, son yılların en önemli sanat etkinlikleri içinde sayılmalıdır; çünkü, yapıtları sanat kitaplarında sıklıkla yer alan, ressamlığına ilişkin çok şeyler yazılan Abdülmecid Efendi'nin yapıtlarını bu sergide olduğu gibi birarada görebilmek; üstelik bazılarını gerçekleştirdiği, uzun bir süre içinde yaşadığı köşkte izleyebilmek, ayrıca yakın sanatçı dostu Lifij'in, türünün ilginç bir örneği olarak köşkün içindeki bir duvara resmettiği ünlü Çeşmebaşı kompozisyonuna yakından bakabilmek, kolay kolay ele geçmeyecek bir fırsattı. Bunlar yanında Abdülmecid Efendi'nin yaşamına, sanatına ilişkin ayrıntılı bilgilerin yer aldığı bir kitabın YKY tarafından yayımlanmış olması da önemli bir kazanç olarak görülmelidir.
Sanat tarihi araştırmalarında çok bilindiği gibi sanatçıya ve yaşadığı çağa bakarak yapıtı tanımak veya tersini yapıp, yapıta bakarak sanatçıyı ve çağı tanımak formülü Abdülmecid Efendi ve yapıtları için çok uygun düşmektedir.
Abdülmecid Efendi ne yaşamışsa bunu yapıtlarında görebiliriz; ya da başka bir ifadeyle yapıtlarından yola çıkarak Abdülmecid Efendi'nin nasıl bir yaşam sürdüğünü, neleri önemsediğini, nelerden etkilendiğini izleyebiliriz.
Örneğin, Osmanlı Hanedanlığı'nın bir üyesi olarak, saraydaki eski örneklerden de yararlanarak eski sultanlardan İstanbul'u fetheden Fatih Sultan Mehmed'in, halifeliği Mısır'dan Osmanlılara getiren Yavuz Sultan Selim'in, ilericiliği ve müzisyenliğiyle tanınan III. Selim'in, yenilikçi kimliğiyle bilinen II. Mahmud'un, ilginç kişiliğiyle tarihe mal olmuş IV. Murad'ın, babası Sultan Abdülaziz'in portrelerini gerçekleştirmesi son derece doğaldı. Müzisyen kimliğini ise ilgi alanına giren batılı ustaları gerçekleştirdiği Mozart, Chopin, Liszt, Wagner, Beethoven, Brahms portrelerinde görebiliriz. Abdülmecid Efendi'nin edebiyata olan ilgisini ise yakın dostluklar kurduğu Recaizade Ekrem, Abdülhâk Hamit portrelerinde izleyebiliriz. Diğer portrelerini ise kızı Dürrüşehvar Sultan, oğlu Ömer Faruk Efendi ve diğer yakınlarının otoportreleri oluşturmaktadır.
Günümüze ulaşan yapıtlarından yola çıkarak Abdülmecid Efendi'yi öncelikle, yukarıda birçok örneğini verdiğimiz gibi, bir portre, ardından da kimi zaman iç, kimi zaman da dış mekânda geçen günlük yaşam sahnelerinden oluşan örnekleriyle bir kompozisyon ressamı olarak tanımlayabiliriz. Kompozisyonları içinde hiç kuşkusuz, 1918'de gerçekleştirilen Viyana Sergisi'nde de büyük beğeni toplayan 1917 tarihli Harem'de Beethoven ve Harem'de Goethe ilk akla gelenlerdir. Bu iki yapıt Abdülmecid Efendi'nin başyapıtları olarak kabul edilmektedir. Harem'de Beethoven adlı yapıt yaygın olarak Saray'da Beethoven adıyla tanınmaktadır. Ben de bu mekânı yaptığım bir araştırmamda bu şekilde kullanmıştım. Ancak, değerli meslektaşım Aykut Gürçağlar yaptığı bir araştırmasında bu mekânın daha önce kaynaklarda yer aldığı gibi Dolmabahçe Sarayı olmayıp, Şehzade'nin 1896-97 ya da 1900'lü yıllarda yerleştiği düşünülen Bağlarbaşı'ndaki Abdülmecid Efendi Köşkü'nün günümüze ulaşmayan harem dairesi olduğunu kanıtladı. (Dolayısıyla bu yapıtın bundan böyle araştırmacılar tarafından Harem'de Beethoven olarak adlandırılması daha doğru olacaktır.) Günümüzdeki yapı ise köşkün selamlık bölümüdür. Harem'de Beethoven Abdülmecid Efendi'nin Batı müziğine olan ilgisini de göstermesi ve çok iyi bildiği bir konuyu yansıtması açısından da önem taşımaktadır. Abdülmecid Efendi'nin bu kez Batı edebiyatına olan ilgisini yansıttığı Harem'de Goethe adlı çalışmasını da yine aynı mekânda gerçekleştirdiğini düşünebiliriz. Daha önce yapmış olduğum bir araştırmamda poz veren kişinin Şehzade'nin kızı Dürrüşehvar'a benzerliğine dikkat çekmiştim; ancak, resmin yapıldığı tarihte Dürrüşehvar'ın henüz üç yaşında olduğunu ve resimdeki kişinin Şehzade'nin eşi Şehsuvar Kadınefendi'yle oğlu Ömer Faruk Efendi'yi model alarak ortaya ikisinden de bazı izler taşıyan idealize edilmiş bir portre çıkarmış olabileceğini Eylem Yağbasan'ın araştırmasından öğreniyoruz. Bu açıdan da, gerçekleştirilen sergi ve Günsel Renda, Eylem Yağbasan, Emre Aracı ve Sinan Genim'in yazılarıyla yayımlanan kitap, hakkında ayrıntılı çalışma bulunmayan Abdülmecid Efendi'yi yeni kaynaklar ve değerlendirmeler eşliğinde, onu sosyal, siyasal ve sanatsal yönleriyle irdelemek ve yeniden gündeme getirmek açısından büyük bir önem taşımaktadır.
Abdülmecid Efendi'nin diğer önemli kompozisyonlarından politik konulu olanlar içinde, yaşanan Balkan Savaşları sonrasında bu topraklar konu alınarak gerçekleştirilen 1912 tarihli Tarih Dersi/Nasihat tablosu ve 1913 tarihli şair Faik Ali Bey'in “Ben Büyüyeyim De” başlıklı şiirinden yola çıkılarak yapılan aynı adlı tablosu sayılabilir. Abdülmecid Efendi'nin 1864 tarihli yine bir başyapıt olarak değerlendirilen Sis adlı tablosu da Tevfik Fikret'in “Sis” adlı şiirinden esinlenerek gerçekleştirilmiştir. Fikret'in şiirinde sis, “inatçı bir dumana” benzetilmekte; ancak, aslında bu durum II. Abdülhamid'in baskıcı yönetimini simgeleyen bir anlamı da gizlemektedir. Abdülmecid Efendi'nin de zaman zaman aykırı düşüncelerini açıklamaktan çekinmeyen bir kişiliği olduğu bilinmektedir. Hatta, döneminde sansürlü bazı yayınları okuduğu için II. Abdülhamid'in göz hapsine maruz kaldığını görüyoruz. Abdülmecid Efendi'nin 1899 tarihli ve büyük bir olasılıkla Bağlarbaşı'ndaki köşkte gerçekleştirdiği Avluda Kadınlar adlı kompozisyonu, çıplak kadın figürüne cesaretle yer verilmesi açısından oldukça dikkat çekici bir olgudur. Çıplak/nü çalışmalarının ancak Cumhuriyet dönemiyle yaygınlaştığı göz önüne alınırsa, bu yapıtın Türk resmi için oldukça erken bir tarih olduğu söylenebilir.
Abdülmecid Efendi'nin bir diğer önemli kompozisyonu ise üzerinde uzun uzun çalıştığı, fotoğraflar yardımıyla figür ve mekân etütleri gerçekleştirdiği 1918 tarihli Sultan Abdülhamid'in Hal'i'dir. Yalı Önünde Kadınlar da 1922-1924 yılları arasında Abdülmecid Efendi'nin, yakın sanatçı dostu Avni Lifij'le sık sık görüştüğü ve halifelik görevini sürdürdüğü bir dönemde gerçekleştirdiği kompozisyon olarak önem kazanmaktadır. Hatta, gerek bu örnekte, gerekse bu kompozisyon için gerçekleştirilen eskizlerde Lifij'in kullandığı renklerin Abdülmecid Efendi'nin paletine de geçmiş olduğu görülmektedir. Bu süreçte Halife unvanıyla da resim çalışmalarını aksatmadan sürdüren Abdülmecid Efendi'nin 1923-1924 yılları arasında yaşadığı Dolmabahçe Sarayı'nda bir atölye mekânı hazırlattığı ve burada sık sık Lifij'le Bağlarbaşı'ndaki köşkünün selamlık bölümünün giriş katındaki çeşmenin iki yanında yer alan duvar yüzeylerine yapılması için sipariş verdiği Çeşmebaşı kompozisyonu başta olmak üzere, halifelik döneminin etkinlikleri içinde yer alan Biat Töreni1, Huzur Dersi2, Kadir Gecesi Alayı3 gibi olayların betimlenmesini içeren bir dizi çalışma için görüştüğü bilinmektedir.
Bu arada bir konuya açıklık getirmekte yarar var. Abdülmecid Efendi'nin sipariş verdiği bu duvar resmi için Lifij son aşamada birbirinden farklı iki eskiz çalışması gerçekleştirmiştir. Bunlardan biri B. Aksoy koleksiyonunda yer alırken; diğeri Dolmabahçe Sarayı'nda Halife Abdülmecid'in kişisel eşyaları arasında bulunmaktadır. Bu nedenle ortaya bu kompozisyonun Abdülmecid Efendi'yle Lifij tarafından ortaklaşa gerçekleştirildiği gibi bir yanılgı çıkmaktadır. Yapıt tümüyle Lifij tarafından gerçekleştirilmiştir. Yıllar önce Dolmabahçe Sarayı'nda hazırlanan Halife Abdülmecid Efendi odası ve bir katalog çalışması yapılması sırasında projeyi yürüten uzmanlar tarafından Abdülmecid Efendi'nin yapıtlarını incelemem istenmişti. Bu esnada Abdülmecid Efendi'nin çalışmaları arasına karışan bazı Lifij çalışmaları ortaya çıkarmıştık. Çeşmebaşı kompozisyonu da bunlardan biriydi ve Abdülmecid Efendi'nin yapıtları arasına karışmıştı. Aslında bu gibi olaylar Türk resim sanatında ilk kez karşımıza çıkmıyordu. Birbiriyle dostluk ilişkileri olan bazı ressamların birbirlerine resim hediye ettiklerini ya da çeşitli nedenlerden dolayı birbirlerinde resimlerinin kaldığını biliyoruz. Ancak, daha sonra bunların, o sanatçıya ait olamayacak kadar aykırı yapıtlar olsalar bile o sanatçıların adlarıyla tarihe mal olduklarını biliyoruz. Bu açıdan Abdülmecid Efendi'nin yapıtları arasında özellikle küçük boyutlu bazı poşad çalışmalarının renk ve biçem özellikleri nedeniyle bazı kuşkular uyandırdığını, bunların da Lifij'e ait olabileceğini ve bu gözle yeniden incelenmesi gerektiğini düşünüyorum.
Bu görüşlerden sonra yeniden asıl konumuza devam edecek olursak: Manzara, natürmort da Abdülmecid Efendi'nin ilgi alanına girmiş türler arasındadır. Gerçekleştirilmesi oldukça güç olan, yoğun bir gözlem ve anatomi bilgisi gerektiren at resmi çalışmaları ise biraz da Abdülmecid Efendi'nin biniciliğe olan sevgisinden kaynaklanan ve bu nedenle özel ilgi gösterdiği; ancak, kendisini teknik açıdan oldukça zorlayan bir konu gibi durmaktadır.
Abdülmecid Efendi'nin resim anlayışının temelinde hiç kuşkusuz sağlam bir desen anlayışı ön plandadır. Resim eğitimini yukarıda da değindiğimiz gibi, döneminin ünlü sanatçılarından alan Abdülmecid Efendi'nin çeşitli desen çalışmalarından bu konuya verdiği önemi görebiliriz. Fotoğraf'tan yararlanma yöntemi döneminin birçok sanatçısında olduğu gibi, Abdülmecid Efendi'nin de ilgi alanına girmiş gözükmektedir.
Abdülmecid Efendi'nin yapıtlarında dikkati çeken diğer bir özellik ise yapıtlarının çoğunu büyük boyutlu olarak gerçekleştirmiş olmasıdır.
Halifeliğin kaldırılması ve ailesiyle birlikte yurtdışına gönderilmesinden sonra da Abdülmecid Efendi'nin resimle uğraştığını ve Paris'teki Salon Sergileri'nden birine bir yapıtı seçildiğini biliyoruz; ancak, bu dönemdeki yapıtlarına ilişkin bir bilgiye sahip değiliz.

Notlar
1 Biat Töreni, bir halifenin cülusunda (tahta çıkış) onun eli üzerinde edilen bağlılık yeminidir. Bu tören, halifenin açık eline el konmasıyla yapılır. Osmanlı İmparatorluğu'nda Yavuz Sultan Selim'in halifeliği almasından sonra gelen tüm padişahlar, devlet ve din işlerinin başı olarak iki görevi de birlikte yürütmüşlerdir. Biat törenleri her zaman önemsenmiş ve son derece görkemli bir şekilde yapılmıştır. Törenlere tüm devlet ileri gelenleri, şeyhülislâm, yüksek rütbeli memurlar ve diğer önemli davetliler katılırlardı. Bu tören önceleri Topkapı Sarayı'nda yapılıyordu. Ancak, 1908'de ilan edilen II. Meşrutiyet'ten sonra Sultan V. Mehmed Reşad'a (saltanatı 1909-1918 arası) yapılan tören, şimdi İstanbul Üniversitesi olan Harbiye Nezareti'nde gerçekleştirilmişti. Abdülmecid Efendi'nin töreni ise Topkapı Sarayı Hırka-i Saadet Odası'nda 24 Kasım 1922 tarihinde gerçekleştirilmişti. (Kaynaklar: Clement Huart, “Bey'a, Bay'a”, İslâm Ansiklopedisi, C. 2, (5.bs.), Milli Eğitim Yayınevi, İstanbul 1979, s. 581-582; Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih ve Terimleri Sözlüğü, C. I, s. 228-231).
2 Huzur Dersleri Ramazan ayının ilk gününden başlamak üzere ve toplam sekiz derste sona ermek üzere sarayda padişahın huzurunda “mukarrir” adı verilen zamanın tanınmış âlimleri tarafından verilen derslere verilen addır. Bunlara “Huzur-ı Hümayun Dersleri” de denirdi. Tümüyle tefsirden oluşan bu derslerin kökeninin Osman Gazi'ye kadar uzandığı ve Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılışına kadar sürdürüldüğü görülmektedir. Dersler saray salonlarından birinde öğle ile ikindi arasında gerçekleştirilirdi. Huzur Dersleri son dönemlerde sekiz dersten oluşuyordu ve Ramazan'ın ilk on gününde tamamlanıyordu. Her ders bir mukarrir ve on beş muhataptan oluşurdu. Dersler genellikle iki saat kadar sürerdi. Mukarrirlerin cüppeleri siyah, muhatapların mavi renkte olurdu. Mukarrir dersini bitirdikten sonra muhataplardan rütbesi en yüksek olandan başlamak üzere kendisine sorular sorulurdu. Bu sorular, konuşulan konuya ilişkin olur ve mukarriri zor duruma düşürecek cinsten konu dışı sorular olmazdı. Daha sonra mukarririn duasıyla derslere son verilirdi. Dersler bittikten sonra mukarrirlere bir miktar atiyye (hediye, bahşiş) ile birer bohça verilirdi. Bohçalar mukarrirlerin rütbelerine göre olmayıp, herkese aynı ölçüde verilirdi. Muhataplara ise yalnızca bir miktar atiyye verilirdi. (Kaynak: M.Z.Pakalın, Osmanlı Tarih ve Terimleri Sözlüğü, C. I, s. 708-709).
3 Kadir Gecesi Alayı, her yıl Ramazan ayının 27. gecesine rastlayan Kadir Gecesi'nde, aynı zamanda halifelik görevini yürüten padişahların saraydan çıkarak, civardaki camilerden birine gidip namaz kılması nedeniyle düzenlenen gösteriye verilen addır. Padişahın büyük bir alayla Ayasofya Camii'ne gelmesi gelenek olmuştu. Eğer, padişah yazlık yeni sarayda ise o gece iftar yaptıktan sonra nöbetçi has odalılardan başka Cuma Selamlığı eşliğinde, Rida-i Şerif Dairesi‘nden, Ayasofya Cami-i Şerifinin selamlık kapısına kadar meşalelerle aydınlatılan yoldan atıyla geçerek giderdi. Yolların meşalelerle aydınlatılmasına karşın, akkâmların* taşıdıkları yirmi kadar meşale, has ağaların ellerinde tuttukları muşambaları kırmızı ve yeşil boyalı kırk tane büyük fener de bu yürüyüşe eşlik ederdi. Padişah ve maiyeti camide kadir namazını cemaatle kıldıktan sonra aynı şekilde geriye dönerlerdi. (Kaynaklar: M.Z. Pakalın, “Kadir Alayı”, Osmanlı Tarih ve Terimleri Sözlüğü, C. II, (2.bs.), Milli Eğitim Bakanlığı, İstanbul 1971, s. 131; Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, (6.bs.), Aydın Kitabevi, Ankara, 1984 s. 29 “Akkâm”: 1. Deveci, katırcı. 2. Mahmil (Kâbe'ye gönderilen hediyeler) ile hacca giden sürre alayı hizmetçisi.
3. Çadır mehteri.).