Okulun bir-iki aylık ömrü kalmış. En fazla bir hafta içinde, hırkasız okula gelme izni çıkmadan yasağı delenler, iznin çıkmasına ön ayak olacaklar. Ciddi, düz renkli ya da ekose eteğin belini kıvırıp boyunu kısaltarak, üniformalarını ellerinden geldiğince kendileri biçimlendiriyorlar zaten.
Öte yandan, külotlu çorapsız dışarı çıkmak hâlâ rizikolu. Akşama doğru hâlâ serinliyor çünkü.
Bilekten bantlı kız çocuğu ayakkabıları, mokasenler, egemen sporcu görünümlerle birleşince, renkli ve düzensiz bir sirk yürüyüşü tepiyorlar.
Şimdi önüm sıra, belli küçükken sarı mı sarı, ama sonradan kumrala çalmış, sırtın ortasına kadar, gür değil, ince telli olmanın verdiği zarafetle uzatılmış, uçlarından sık sık alınan, hiç sorun çıkarmayacak, sabahın ilk tokasıyla kendine gelebilecek ve öğleye doğru açıldığında yine dümdüz olacak denli kıvrımsız saçlarıyla, dimdik sırtıyla, yüzü sivilcesiz (hiç sivilcesi çıkmıyor mu? hangi sabunu kullanıyor?), sanki sadece mutlu olmak ve başkalarının kendisini mutlu etmesi için varolan bir kolejli kız yürüyor.
Mokasenlilerden. Daha mı dik, daha mı ince görünüyor topuksuz? Bir flamingo.
Yanında en yakın arkadaşı. Her şeyi birlikte yaptılar, evleri birbirine çok yakındı, aileleri çok sevindi evlerinin oradaki ilkokuldan sonra aynı liseyi de paylaştıklarında; kararlı, tutarlı ve birbirinin tıpkısı okul listeleri hazırlamışlardı, aileler, sınavdan önce, işi pek de şansa bırakmadılar sözün kısası, aynı üniversiteyi paylaşmayacak olmalarına karşın (kıl payı kaçıracaktı biri diğerini), kolay kolay kesintiye uğramayacak bir sırdaşlığın bu ilklerle dolu, pek civcivli günlerinde, dün ev boşken, annenin en mini eteklerini geçirip, üstlerine de bir ceket, epey koyu renkli, mokasenleri de topuklularla değiştirdiler, makyajsız da olmazdı elbette, rujun en kırmızısını o günden sonra bir daha ne zaman yeğlerler kimbilir, asıl önemli olan makyaj zaten, elbise seçiminden bile daha uzun zaman aldı, fırçayla, allıkla, rimelle her dokunuşta farklılaştılar, yaşça büyüdüler mi, hayır, işin keyfi de burada, gerçekten bu müdahalelerle yaşlansalar, yaşlandıklarını, yaşlandıklarında ne olacağını görseler, bu ilkel oyun sona ererdi herhalde, ama orada o ayna, ileride nasıl görüneceklerini biraz yalancı, biraz şımartan, küstah, arsız bir yansımayla gösteriyor onlara ve dil çıkarıyorlar sayısız pozdan sonra, o aynaya, gülüşüyorlar, birbirlerine dokunarak, sanki düşmemek için birbirlerine tutunarak bacaklarını savuruyor, kahkahalara boğuluyorlar. Ardından fotoğraflar, kuşkusuz, sol köşesinde bir sigara yanığı olan halının üstünde, anneye, babaya gösterilemeyecek fotoğraflar, saklanacak, nedense, hiç de öyle sorun edilecek bir şey değil oysa, ama şimdi ne gerek var, öyle değil mi, hem sonradan, zaten, erkek arkadaşlardan birine verilecek, utanılmış gibi yaparak, çocuk alay ederse, bir daha asla ortaya çıkarılmayacak fotoğraflar bunlar. Kızların en çok beğendikleri fotoğrafı gören çocuk ise, onu kendi arkadaşlarına göstermekte biraz kararsız kalacak, ona ne şüphe.
Süreğen yakalanılmışlık hissi. Yaptığı şeyin önüne geçip, saklama arzusu. Beceriksizce gizleme. Nefis sunum.
“Okuyor musun?”, diye soruyor taksi şoförü. Kızın “canı burnunda zaten”, okula gidiyor, sınavı var. Sence? Hayır, ben bayılıyorum böyle giyinmeye. “Evet”. “Hangi okul?”, aynadan bakıyor:
Her efeden daha efe bir oturuş.
Bir meydan okuyuştan, bakışta çaba göstermeksizin kendini duyuran bir meydan okuyuştan söz ediyordu Nazif Topçuoğlu, Fotoğraf Ölmedi Ama Tuhaf Kokuyor adlı kitabında. Alice'e değiniyordu. Lewis Carroll'la Alice Grace Weld arasında, ancak kızın çocukluğunda kurulan yararlı gerilimi açıyor; Alice'in on sekiz yaşında çekilen son fotoğrafında çözüldüğü görülen, uzaklaşan o ilişkiyi, Cameron'un “küçük kız çocukları” kompozisyonlarıyla karşılaştırıyordu. “Günümüzde edebi dedektifler Carroll'ın Alice'in ailesiyle olan yakınlığında ve sürekli kız çocuklarının fotoğraflarını çekmesinde hep bir art niyet aramışlardır.”
4. Kat'ta yayımlanan “Neden okuyan kızlar çekiyorum?” makalesinde, Topçuoğlu, çocuk ya da yeniyetme Alice'in Carroll'ı etkileyen güçlü kişiliğini, o hükmedilemez genç kadını “terbiyeli, hali vakti yerinde, en iyi okullarda okumuş, düzgün kızlar”da yontmak istediğini dile getiriyor. Okuyanlar'ında, Alice'in dik bakışını aramak boşuna olmaz.
Kızlar, Balthus'ünkülerin aksine, ne okuduklarını, hangi resme baktıklarını açığa vuruyorlar kimi yerde. Ama aranan ve gölgeye gömülmüş ya da göğse bastırılmış “kan rengi” kitaplarda bile, açıkta duran kitaplardan daha fazla giz yok. Balthus'le kesişiyor öyleyse, ışığı aydınlığa kavuşturandansa, örten olarak kullanmasıyla da.
“Düşü değil, düş kuran genç kızı ve onun içinden geçeni resmetmekti istediğim”, diyor Balthus Anılar'ında, “Freud tarzında yorumlamayı asla düşünmedim (psikanalize karşı büyük bir güvensizlik duyuyorum)”.
Okumanın, sıkılganlığın, uykunun, zorunluluğun, birlikteliğin bütün olarak o “üstten bakış”ı yansıttığı kuşku götürmez. Kütüphane, derin okuma. Resimlere şöyle bir bakma, parmak bir arka sayfayı şimdiden kaldırmış durumda.
Sahneler, olup bitene anında tanıklık ediyor, olup bittikten sonra değil. Bazen kimilerinin bakışlarına o yakalanmışlık duygusu yerleşiyor yerleşmesine ama yaptıklarının suç olduğunu düşünmüyorlar. Biliyorlar. Objektife dönen her bakış “bilgi”yi saklamak istiyor sanki, onun önüne geçmeye çalışıyor. Bilgi değil onlara sahip olan.
Kimileri dalgın, dalmış. Bazısı bir diğerine, gördüğünü gösteriyor. Senin göremeyeceğin biçimde.
Okuyan genç kızlar ve onların içinden geçenler. Sahnenin anlamı mı asıl önemli olan?
Kitabın üst kattan aşağıya bırakılması. Saygısız ama geçerli bir eylem. Kütüphaneye asılmış Tevfik Fikret fotoğrafının tam üstüne denk gelen kanatlı kitap. Üst kattan kitabı bırakan kızın tek derdi, en kısa yoldan, arkadaşına kitabı iletmek. Yüzünde istekten, çağrıdan usanmış bir ifade var. Kitabın pırpırlanarak düşüşünü şaşkınlıkla, belki ayıplayarak, elini açık ağzına götürerek izleyen bir kız daha orada. Okumasına dalmış, kafasını bile kaldırmayan bir diğeri. Aşağıdaki tutabilecek mi? Cildine bir şey olur mu? Çalışıyoruz burada. Kes sesini.
İzlendiğinin bilinci, kesin umursamazlığın altında tedirgin ama baş eğmez. O da izliyor kendini izleyeni. Yanındakiler açık duran kitaba, senin tam olarak göremeyeceğin şeye bakıyorlar dikkatlice. Aralarına almıyorlar seni.
Bir direnç bileniyor her kadrajın içinde, kalabalıktan güç alan bir direnç, benzerlerin karşısında farklı duyumsuyor insan kendini, merak ediyor – seni hiç merak etmez gözükenleri. Topraklarına girmişsin.
İçlerinde ilkokul önlüklü biri de olsa, farksızlar. Geçici ama ari.
Biri var. O bakıyor çoğunlukla objektife, çoğunlukla “utanmazca”. O atıyor kitabı üst kattan.
Kan rengi kitabı okuyan, huzursuz bir uykuya bırakmış başını. Göğsüne yayılıyor, kitap. Onun bacağına sarılmış olan, elindeki büyükçe kitabı dizine yaslıyor, itiyor, başını arkadaşının çorabına yaslıyor. Önlerinde boylu boyunca uzanmış bir başkası, daha dingin, arkadaşlarının da uykuya dalmış olmalarından cesaretlenip kapatmış gözlerini. Duvardaki tabloda, üç uyurlar tarafından gizlenmeyen kocaman bir kitap, kütüphanenin ta kendisi.
Üst rafa tırmanmış olana bakanlar ve kitabını ters yöne dönük karıştıran ve okuyan. Kitaba ulaşmak için cambazlık yapanın üstüne çıktığı kanepenin kaymasını, bir tahterevalli gibi havalanmasını engelliyorlar. Öteki istediği gibi dolansın diye. Kendiliğinden oturmuş bir emniyet. Fotoğrafçıyla kurulacak “güç dengesi”ni sağlamak için. Gözetmen, şimdi, karışmıyor.
Topçuoğlu adı geçen kitabında, Carroll'un genç kızlarla, Cameron'a göre çok daha demokratik, dengeli bir ilişki kurduğunu söylüyor. Cameron'da “çocuklar uysallıkla itaat” ediyorlar. Oysa Alice öykülerinde “çocukların neredeyse ‘kötü' ve yaramaz olduğu yerler de vardır”. Alice “kişilik sahibi, dayanıklı ve mücadelecidir. Saflığı bile tartışılır.”
Kütüphane, şimdi, onların.
Uyuyanların üçgenini kütüphane tablosunun aydınlık kitabı rahatsız ediyor. Kitabı aşağıya bırakan kız, dik olmasına izin vermediği üçgeni bombalıyor sanki. Kanepenin dörtgenini, üst raftaki bir kitaba uzanıp, dik açılı üçgene indirgeyen bir beşinci var.
Güvende hissediyorlar mı kendilerini? Bütünüyle güvende... Bir tedirginlik gözlemlemek olası. Ama suç, sanki, kütüphanenin. Mekândan kaynaklanan bir gerginlik kokuyor. Yineleyelim, izleniyor olmak değil sorunları. Sessiz kütüphanenin karanlıkta kalan çok yeri var. Kızlar, büyük oranda, Balthus'ünküler gibi, gölgeden arınmışlar. Üstlerine doğrultulan ışıksa, bağımsızlığın sınırlarını gizliyor.
“Konunun biraz uzağında, adeta yan durarak, bir başka görüş noktasını, genç kızlarımın sanki silinircesine içine gömüldükleri o başka iklimi yakalayabiliyordum”, diyor Balthus.
|