Kutluğ Ataman: “Hayatın kendisinin sanat olduğunu ortaya çıkarmak istiyorum.”

Levent Çalıkoğlu


Levent Çalıkoğlu: Tüm çalışmaların format olarak farklı farklı programları anımsatıyor. Her biri bildiğimiz formatta işler gibi duruyor, ilk izlenimde öyle. Kimisi söyleşi tadında, kimisi belgesel kimliğe yakın, kimisi de pornoyu çağrıştırıyor. Bu programların kullandıkları belli bir dil var, belki de bu yapılarından dolayı onlara inanıyoruz. Sanki izlediğimiz görüntü o formatta öyle kullanıldığı zaman inandırıcı oluyor ve biz sanki o belgeselin doğru olduğuna inanıyoruz. O belgesel bize bir şey anlatıyor, bu bilgiyi sınamalı mıyız? Bunu pek düşünmüyoruz. Belgeselin manipüle edici bir bilgi olduğunu kafamızda kurmuyoruz. Yaptıkların bu görsel tarihle hesaplaşmanın bir şekli veya yolu gibi görünüyor bana.
Kutluğ Ataman: Bu işleri ilk gerçekleştirmeye başladığım tarih 1996. Aslında çok bilinçli başladım diye bir şey söyleyemeyeceğim. Sinema ile başlamıştım. Formel bir sanat eğitimim oldu: Daha çok sinema tarihi, sinema ve belgesel teorisi üzerineydi. Sinema çok fazla ticari bir olay haline döndükten sonra aklımdakileri gerçekleştirebileceğim ve buna izin verebilecek tek mekânın sanat dünyası olabileceğini gördüm. Sinemada olay çoktan bitmişti. Ben sinemaya girdiğim vakit sanat sineması diye de bir şey kalmamıştı. Ama sanat sineması derken 1960’larda ve erken 70’lerde New York’ta yapılanları kastediyorum. Söylemeye çalıştığım, Arthouse festival sineması değil tabii ki. Mesela “Peruk Takan Kadınlar”ı ilk sunduğumda sanat dünyasında böyle bir dil kullanılmıyordu. Bu işin PBS’ten1 ne farkı var diye soruyorlardı. Bunun nesi sanat? Niye galeride sergileniyor? Sonra şöyle bir şey oldu –bunda benim direkt etkim var mı yoksa o yaşadığımız çağ ve zaman dilimiyle mi alakalı olarak ortaya çıktı bilmiyorum, ama–, Dan Cameron’un yaptığı İstanbul Bienali’ne2 geldiğimizde “Peruk Takan Kadınlar” benzeri 20-25 tane iş sergileniyordu. Ayrıca Documenta 11’de3 de pek çok benzeri vardı. Aralarında iyisi de kötüsü de var. Ama malzeme olarak gerçekliği kullanarak sanat yapma fikri o zamanlarda başladı. Peki ben niçin böyle bir şey yapmaya başladım? Benim nedenlerim çok farklı. İlk gerçekleştirdiğim Semiha Berksoy çalışmasına içgüdüsel olarak başladığımı itiraf etmem gerekir. Çünkü sanat kritiği konusunda gerçekten kuramsal bir geçmişim yok. Eğer olsaydı zaten belki biraz koşullanır, kirlenirdim. Bunu bir şans olarak görüyorum. Semiha Berksoy işini4 yaparken bunun bir bienalde sergileneceğini ve sanat olarak kabul edileceğini, sanat dünyasında bir geçerliliğinin olacağını hiç düşünmemiştim. Elimde bir kamerayla gidip Semiha’yı konuşturuyordum. Ama tabii sonradan, montajı yapmaya başladığım zaman uyanmaya başladım. Çünkü elimdeki malzeme hiç bir şekilde bir belgesel değildi! Belgeselde şöyle bir iddia vardır: Ben bu gerçeği görüyorum, bunu size aktarıyorum, prezente ediyorum. Yani representation versus presentation5, temsile karşı aktarım…. Bir şeyi güzel etme konumu ya da pretention’ı, özentisi. Ama bu zaten sinemanın kendi içerisinde çözmeye çalıştığı, uzun uzun tartıştığı bir problematikti. Sanatın ve sinemanın tarihleri birbirlerinden çok ayrı, birbirlerinden aslında çok habersiz. Dokümentar teorilerine baktığınız zaman, mesela cinema vérité’nin, “I am a camera” olaylarının ortaya çıktığı zamanlara, bunu görüyorsunuz. Bu teoriler hep, ne kadar objektif olabiliriz, objektif olmak mümkün mü sorularıyla ilişkilidir. Sinema bir illüzyon yaratmak mıdır yoksa burjuva ideolojisi ile mi ilgilidir? Eğlendirir mi yoksa bilgilendirir mi? Bütün bu tartışmalar, hatta sanat halk için, sanat sanat için tartışmaları bile bütün bunlar geçmişte, 60’lı ve 70’li yıllarda, daha da evvelinde çok da politize olmuş bir şekilde, çağdışı bir şekilde, zaten tartışılmışlardı. Ve sonradan hiçbir sonuca ulaşılmayıp bırakılmıştı sinemada. Çünkü zaten bu tür sinema 1980’lerde öldü. Godard ve vesaireler de art sinemasının bir parçası olarak bittiler. Bu nedenle “Semiha Unplugged”ı yaparken montajı sırasında kendimi sorgulamaya başladım. Niye ben böyle birşey yapıyorum diye, çünkü eninde sonunda 27 saatlik bir şeyi sekiz saate indirmeye çalışıyorum. Bu bir dizi değil, bir dokümanter değil, nerede çıkacak, ne olacak, kim izleyecek derken, acaba gerçekten sekiz saat mi olmalı, bir saat mi olmalı? Ama hep içgüdülerime bakarak bu kararları verdim. Beni en çok çeken şey orada Semiha Berksoy’un kameranın önünde kendi kendisini tekrardan kurgulamasıydı. Benim şahit olduğum ve kayda geçirdiğim, hiçbir şekilde bir Semiha Berksoy belgelemesi değildi. Semiha Berksoy’un, bir persona’yı oluşturmasını, yaratmasını belgelemekti, birinci dereceden bir tanıtım değildi hiçbir zaman. Belgesel yaptığınız zaman birinci dereceden inandığınız bir şeyi karşıya aktarırsınız. Birinci dereceden inandığınız hiçbir şey objektif olamaz, her zaman sübjektiftir. Eye of the beholder’ın, yani bakan kişinin gerçeğidir. Bunu cümlelere dökerken hâlâ net olarak tanımlayabilmiş değilim. Belki de onun için yapmaya devam ediyorum. Çözmüş olsam zaten sıkılıp bırakırdım. Öte yandan benim gerçekleştirdiğim işlerde aşırı bir kurgulama söz konusu çünkü bir şeye dikkati çekiyor. Sanki bir Brecht oyununda olduğu gibi oyunculuğu bilinçli olarak kötüleştirerek, oyunculuğu bilinçli olarak inanırlılıktan çıkararak gösteriyorum. Hani vardır ya, oyuncular seyrettiğin şeyin bir oyun olduğunu ve onlarla entellektüel bir ilişkiye girmen gerektiğini sözle hatırlatırlar. Bir taraftan o var çünkü karakterler gerçekten kendi gerçekliklerini ânında kamera önünde yazıyorlar. Ama bir taraftan da benim sübjektif gerçekliğim olarak kurgulanmadığı için bir manipülasyon var. Bu tabii ki benden değil süjeden geliyor. Ayrıca bu manipülasyona dikkat çekip kendi kendisini bilinçli olarak ele verdiği için aslında yok. Entelektüel bir ilişki. Bu bir şekilde yapılıp ortaya atıldığı vakit bunun değişik rezonansları oluyor, politik, sanatsal ve kültürel olarak değişen rezonanslar bunlar. Değişik okumalara izin veriyor. Çünkü serbest bir çatısı var. Ortaya atılmış bir argüman aslında. Ve bu argümanlardan yola çıkarak tabii ki politik olarak düşünmeye başlıyoruz. Gündelik hayatta gerçeklik olarak seyrettiğimiz Irak Savaşı’nı CNN’den seyrettiğimiz zaman dokümanter mi seyrediyoruz yoksa tiyatro mu seyrediyoruz? Gündelik hayatta algıladığımız her şey gerçekten gerçek mi yoksa çok büyük bir oyunun ya da fiction’ın (kurmacanın) parçası mı? Ama bunu yaparken de böyle hani şey gibi yapmıyorum. Hani derler ya Marslılar geldi beni kaçırdı. Öyle bir paranoya duygusuyla söylemiyorum. Bence bu kaçınılmaz bir şey. Yani bizim gerçek dediğimiz şey galiba yok. O zaman benim için hayatın kendisi artificial (uydurma, sahte, yapma) oyun gibi oluyor. Fiction (kurmaca) anlamında oyun tabii ki. Hayatın kendisi artificial olduğu zaman hayatın kendisi sanat oluyor, art oluyor. Çünkü herkesin yarattığı kendisine ait bir fiction var. Ben kamerayı sizin üzerinize tutup sizi kendinize öyle bir anlattırabilirim ki sizin siz olduğunuzdan şüphelenilebilir. Acaba oynuyor mu yoksa doğal hali mi?