Katılımcı Sanat

Mine Haydaroğlu


Sanata dair süregelen bir inanış: “sanatçı ve onun yarattığı ürün eşittir sanat” denklemi. Sanatın bir şeyleri aşan, yetenekle açıklanan bir özel durum olduğu fikri; çoğu sanat faaliyetinin arkaplanında yatan ve farklı ideolojilerle yapılsa da sonuçta aynı kapıya çıkan bir düşünce biçimi. Tabii bu çerçevede, sanatçı da üstün yetenekleri olan, olayları, hayatı normal insanlardan farklı görebilen bir ayrıcalıklı kişi olarak tanımlanıyor. Sanatçının başarısı, (ya da uzun yıllar başarısız sayılmış bile olsa sonradan keşfedilen) yeteneği; bir tür gelişkin duyarlılıkla, hayatı bambaşka gözlerle görebilen bir başka varlık oluşuyla açıklandı, ister romantik, ister toplumcu, ister analitik yaklaşımlarla desteklendi. Tek tek sanatçıların ve akımların (romantizm, dışavurumculuk vs.) hakimiyetinde ya da onlara atfedilen sanatsal ağırlıkla üretilen sanat ekonomilerine göre Sanat dünyası yaratıldı ve yaşatıldı.
Böyle bir genellemeyle derginin bu sayısına davet etmek elbetteki riskli bir tutum. Özellikle Batı'da yıllardır varolan ve kendi dinamiklerini olağanüstü bir enerjiyle ve karşı enerjilerle sürdüren sanatı iki satırda açıklamak bana düşmez, ama bu sayımızın konusu olan “katılımcı sanat” terimine bir açıklık getirmem gerekiyorsa, bir ön bilgi niteliğinde sunmak istedim bu özet düşünceleri.
Şöyle ki: günümüzde sanatı oluşturan dinamikleri düşünmeye davet etmek istiyoruz okuyucularımızı bu sayıda. Katılımcı sanat da doğrudan bunu yaptığı için bu sayımızın ana teması. Brecht'in izleyiciyi içine alan tiyatrosu kadar bilgisayar teknolojilerinin sağladığı olanaklarla interaktif üretilen işler; doğaçlama dans ve müzik; bulunduğu mekanla ve izleyisiyle ilişkisini şeffaflaştıran, yönlendiren işler; edebiyattan ödünç alarak kendini “silen” yazar/sanatçıyla onun işlerinin birbirine geçtiği alanlar; Katılımcı Sanat şemsiyesi altında düşünebileceğimiz üretimler. Peki, sonuçta bu sanat faaliyetleri; mesela sosyalizmin gerçekleşmesine yardımcı olan, ya da bilgisayarda kullanılan ortak bir dille, paylaşılan bilgilerle insanı daha iyiye, daha ileriye götüren bir şey mi? Başa dönüp baktığımızda karşılaştığımız şu: Sanat iyi insan, güzel dünya yaratmak yerine güzellik kadar karanlığı, coşku kadar çöküşü de anlatan bir şey. Yani değişen bir şey yok. 18. yüzyılda da böyle bir cümle kurulabilirdi, şimdi de aynı bu cümleyi kurmak ve onu satmak mümkün. Ama bunu kimler yapıyor, hangi sanatı kimler yaratıyor, destekliyor ve sunuyor ya da satıyor? Sanat eserinin kendisi bu soruları içerdiğinde katılımcı sanattan konuşmaya başlamış oluyoruz.
Sanat ürünü üreteni, izleyicisi, sorgulayıcısı vs. arasındaki ilişkiler yumağı, sanatın oluşumunda yer aldığında göre, sanatçı ve sanat da aslında bu ilişkiler yumağının kendisi. Tek başına bir sanat eseri veya tek başına bir dahi kişinin yaratımı değil.
Nicolas Bourriaud sanatın yeni kuramcılarından birisi. Bu sayımızda kendisiyle Ali Akay'ın yaptığı söyleşiyi okuduktan önce ya da sonra, diğer sayfalarda da Bourriaud'nun kuramlarına birkaç kez gönderme yapıldığını göreceksiniz. Edward Lucie-Smith'in dünya sanatıyla ilgili düşüncelerini geçen yıl Ekim ayında Ali Akay ve Levent Çalıkoğlu kendisine sormuşlardı, bu söyleşiyi biraz gecikmeyle şimdi yayımlıyoruz. Türkiye kısmında, Ömer Uluç'un sanat ve sanat dinamikleri üstüne görüşlerinin ilginizi çekeceğini sanıyorum. Ve son (ama sonuncu hiç değil) olarak Sarkis'le yine Levent Çalıkoğlu'nun yaptığı söyleşi sanatçı-mekân-izleyici-sanatın sınırları üzerine dopdolu, kalıcı bir kayıt oldu. Bilgisayar teknolojisinde hem bilimadamı, hem sanatçı olarak, ve Medya Laboratuvarı kavramını ilk tanıtanlardan ünlü Massachusetts Institute of Technology (MIT Üniversitesi, ABD) kökenli Michael Naimark, birinci elden bir eleştiri yapıyor interaktif sanat hakkında, sade bir dille. Sanatla ilgili faaliyetlerin ve tartışmaların tarih boyunca çok yoğun olduğu İngiltere'de bir Türk (Gülsen Bal) ile bir İtalyan (Lanfranco Acenti) akademisyen/sanatçının konuşması, yukarıda sözünü etmeye başladığım konuları irdeleyecek nitelikte. Diyarbakırdan Tate Modern'e uzanan Şener Özmen'den Beyoğlu'nda katılımcı performanslar yapan Deniz Aygün'e, Ferhat Özgür'ün ABD'li katılımcı sanat grubu DOPA değerlendirmesinden E. Efe Çakmak'ın katılımcı sanat önceli Aksionizm üzerine yazısına, çağdaş sanatla ilgili kaygıların, düşüncelerin, emeğin ortaya çıktığı metinler ve işler de Katılımcı Sanat dosyasında yer alıyor.
Yapı Kredi Kâzım Taşkent Galerisi'nde Eylül sonunda açılacak olan Otto Dix sergisine paralel olarak, Dix'le benzer duyarlıkları paylaşan iki Alman sanatçı Erst Ludwig Kirchner ve George Grosz hakkında yazıları Nedim Gürsel kaleme aldı. Türk sanat dünyasının gelişmesine önemli katkıları olan Şakir Eczacıbaşı'nın retrospektif sergisinin ardından Gürol Sözen; Komet hakkında (Berlin'deki sergi kataloğunda Almanca basılan yazısını Türkçeleştiren) Necmi Zekâ; Puşkin Müzesi'nden bir seçkinin yeraldığı bir İsviçre müzesindeki serginin ardından Uğur Kökden yazdı. Metin And “Çarşı Ressamlaıı” üzerine yazısıyla bulunduğumuz topraklardaki minyatür tarihinin çok ilginç örneklerini anlattı. “Fısıldayan sokaklı” kenti okuyan Nermin Saybaşılı Esra Ersen'in ve Ergin Çavuşoğlu'nun işlerini kuramla bağdaştırdı. Pelin Özer genç sanatçıları araştırmaya Ceren Oykut'un işlerine bakarak devam etti.
“İstanbul Sanatçısı” Hoca Ali Rıza üzerine yazı ve sanatçının A. Süheyl Ünver'e mektupları; Nicholas Bourriaud'nun İlişkisel Estetik adlı kitabının eleştirisi; YKY'den üçüncü kitabı geçenlerde çıkan Nazif Topçuoğlu'nun atölyesinden bir çalışma da ilerki sayfalarda karşınıza çıkacak.
Bu sayıda da amacımız, sanatı, onun anlattığı şeylerin üzerine düşünmeye yoğunlaşmak, sanatı tekil kişilere indirgemeden, sanatçının değerini yaptığı iş, yaptığı işe yaklaşım, çevresiyle ilişkisindeki yöntemleri, üslubu ile değerlendirmeye çalışmak oldu. Katılımcı sanatta da yapılan bu olduğu için, sizleri dergimizi hep bu açıdan bakarak okumaya davet ediyoruz, saygılarımızla.

<<geri dön

 

Ana Sayfa