Sarkis: “Bir yapıttan başka bir yapıta, benim yarattığım bir yapıtla başka kültürlere ait yapıt(lar)a seyahatler son 20 yıllık çalışmalarımın özüdür.”

Levent Çalıkoğlu


Levent Çalıkoğlu: Biraz özel bir deneyimle başlamak istiyorum. Uwe Fleckner’in derlediği Bellek ve Sonsuz: Sarkis Külliyatı Üzerine adlı yayın, bence muhteşem bir kitap. Sergilerin genel görünümlerini birkaç imajla yansıttığı halde, verilmek istenilen düşünceler imgesel olarak canlandırılabildiği için son derece doyurucu. Ben sizin yurt dışındaki sergilerinizi görmediğim halde bu kitabı okuyarak kafamda sahneler kurabiliyor, sergiler arasındaki ilişkileri canlandırabiliyorum. Bu söyleşide size ne sormam gerektiği üzerine düşünürken de açıkçası şöyle bir rahatlık hissettim kendimde: İnsan Sarkis’e her şeyi sorabilir, dedim. Sonra bu güven duygusunun kaynağını düşünmeye başladım. Sonuçta ben sizi tanımıyordum. Sadece Berlin’de bir sabah kahvaltısında tesadüfen buluştuk, akabinde de Liebeskind’in Yahudi Müzesi’nde karşılaştık. Sonra şöyle bir şey hissettim: Bu güven duygusunun kaynağı bence buradaki (Aksanat) serginizdi (“Bir Kilometre Taşı” sergisi, 2005). Bu serginiz bana şöyle bir deneyim yaşattı: İlk defa bir sergide kendimi güvende hissettim. Çünkü sergiler vardır bir şekilde sizi sıkıştırır ya da yorucu bir deneyime davet eder. Burada ise, hakikaten kendimi bir güven duygusuyla kuşatılmış hissettim. Aksanat’la ilişkimden dolayı bu mekâna sıklıkla gelip gidiyorum. Ama sizin serginiz için fazlasıyla gelip gittim. Mekânda şu ana kadar en çok sizin serginizi izlediğimi söyleyebilirim. Diğer insanların tepkisini bilemem, ama siz bu serginizde insanların kendilerini güvende hissettikleri bir mekân kurmuş olduğunuzu hiç düşündünüz mü?

Sarkis: Doğrusu ben de seninle konuya rahat girebiliyorum. Hatta bu söyleşiyi yapmak için seçtiğimiz yer de beni rahat ettiriyor. Sergi hazırlık tartışmalarını yaptığımız mekândayız. Buraya sanki Paris’ten evime dönüyormuşum gibi geldim. İşlerimde de böyle bir his uyandırmak istiyorum: Mesela Paris’teki atölyem –atölye demeyeceğim aslında; bir gün gelip görürsen ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksın– kendimi iyi hissedip rahat düşünebileceğim bir yer. Orada hiçbir dokümanım yok, fakat yapıtlar var. Bu yapıtların yerleştiriminde de buradaki sergime benzer bir durum var. Ben her gün onları ziyaret ederim, aralarındaki “konuşmalara” dikkat ederim. Ben yokken nasıl yaşıyorlar? Ben dışarıdayken ailemin nasıl yaşadığını merak ettiğim gibi. Fransızcada “convivialité” diye bir sözcük var, bunu “davetle buluşmak” olarak çevirebiliriz. Bu niteliğin sanatın bir parçası olduğuna inanıyorum. Bir sanatçı olarak bir yer yaratıyorsun. Bir kitabı rahat bir şekilde, zorlamadan okumak için oturduğun yer nasıl önemliyse, sergilerde de aynı durum söz konusu. 20-30 senedir bununla ilgileniyorum. Belli bir nedenle bir yere giriyorsun ve orada yaşamaya alışıyorsun. Bu binada (Aksanat’ta) beni iteleyen, zorlayan noktalar oldu tabii. Bu mekândaki tüm rahatsızlıkları ben iyileştirdim demeyeceğim, ama etkili bir duruma getirmeye çalıştım. Mesela girişteki güvenlik kapısında farklılık yarattım, çünkü güvenlik kapısı aslında itici bir durum. Merdivenlerin çalışmaması keza. Bir mekâna girdiğinde veya bir oturma yeri hazırlarken, kütüphaneni kurarken, bir bilgi yeri sunarken de rahat olsun istersin, değil mi? Mesela Le Corbusier’nin Ronchamp’ına girdiğin zaman, dindar olmasan bile, orada sakinliği hissedersin, orası bir vücuttur. Sakinlik, o mekânın ve mekânı yapan kişinin sakinliğe bir bütünlük vermek düşüncesiyle, hissiyle bağlantılı. Ronchamp ezici bir mekân değil, içindeyken tekliğini hissettiğin bir yer. Selimiye’de de bunu hissederim. Süleymaniye’de pek değil. Ayasofya’da da hissetmem, Ayasofya ürkütüyor mesela. Buradaki sergimde de bu dediklerime yakın düşüncelerim vardı: Ürkütücü olan nesneleri kaldırıp, ehlileştirip, hiç ürkütmeyen bir ortamda seyir olanağı sağlamak istedim. Tabii bu sadece ehlileşmiş, rahat şeyler söylemek anlamına gelmiyor. Meseleleri daha rahat algılayabileceğim bir mimari kurmak istedim. Burada bir, beş, yüz, bin şey göstermeye çalışsam dedim. Bir taraftan da, “zamanınız yok” lafını da yavaş yavaş itelemeye, ortadan kaldırmaya çalıştım. Bir sergiye, bir galeriye veya Documenta gibi büyük çaplı bir sergiye gittiğin zaman, “zamanım yok” lafı doğuyor, “sergiyi izlemek için zamanım yok” deniliyor. Ben bu “zamanım yok” lafının üzerine de gittim. Girişteki masayı tasarlamam, çizilen o masanın etrafının bütün detaylarını düşünmem, oturduğun zaman bir daha gelip oturabilme duygusunu vermem, arkadaki filmlerin ritmini hesaplamam çok önemliydi. Bunların her birinin birbiriyle ortak akan ritmini ayarladım. “Bugün 25 dakikam var” desen bile bu sergide filmlerin devamını başka bir zaman görebilirdin. Yani bir kitaba nasıl kaldığın yerden geri dönebiliyorsan, bu sergiye de aynı dönüşü yapabiliyordun. Bir resme bir daha dönmen gibi. Mesela ben Louvre’da üç sene her hafta aynı resmi ziyaret ettim, Paolo Uccello’nun San Romano Savaşı tablosunu.

 

Ana Sayfa