Ömer Uluç: “Biz ikonlaştırmanın ve ikonları kırmanın merkezindeyiz.”

Mine Haydaroğlu


Mine Haydaroğlu: YKY’den bu yaz çıkan Heves Kuşu Durmaz Döner başlıklı sergi-yapıt-kitabınızdaki metinlerinizi ve uzun bir dönemi, hatta dönemleri kapsayan yaklaşımla yeniden ve yeni sergilediğiniz eserlerinizi gördüğümde ilk aklıma gelen şu oldu: Hayalgücünüzün yanı sıra, hep günü yakalayan (carpe diem) bir enerjiniz var. Eserlerinize, sergilerinize her zaman yansıyan bu özelliğiniz bana sanatçı kimliğinizin önemli bir parçası gibi geliyor, ne dersiniz?

Ömer Uluç: İşin özünde hep figürü aradım, formu değil. Bu sanki bitmezmiş gibi görünen enerjinin nedeni biraz da bu. 20. yüzyıl bir form arayışı oldu daha çok. Ünlü örnek: Mondrian’da ağaç figürü üç renk ve iki çizgisiyle, yatay ve dikey, soyut bir forma dönüştü. Pollock’un boya sağanağı forma dönüşüyordu ve “benim sanat yapma biçimim daha önemlidir” diyordu sırasında; figürü kendi hareketinde buluyordu belki de. Duchamp’ın pisuarı eninde sonunda bir formdur. Büyük yeniliği hazır form olması. Pop sanatçılarında form– figür ikilemi, hazır form–hazır figür örneğin, popun ana mekaniğidir sanki. Hangisi diğerini boşaltır, biraz da bakana bağlı. Bizde kutsallaştırmak hep geçerli olmuştur, bütün bu gelgitler geçersizdir ve pisuarı ya da Campbell kutusunu kimileri nerdeyse kutsallaştırır. Biz ikonlaştırmanın ve ikonları kırmanın merkezindeyiz. Buranın tüm tarihi böyle. Ben bir sanatçı olarak figürü seçtim, ilk desenlerimden itibaren, bugün olduğu gibi, her türlü malzemeyle her türlü hareketi yapmaya çalışırken hep yeni bir figür arıyorum, buna da avcılık diyorum. Şimdi pisuara iki göz koyalım, bir çehre olsun, Campbell çorbasını da ateşe koyup taşıralım içinden bir cin, bir figür çıksın. Şimdi benim için konu “günü yakalamak”tan çok ”avlanmak”, yani sezmeye, görmeye başlamak, sonra görmek ve figürü avlamak. Burda yolun açılması önemli olan, yol, açıldıkça belirginleşir. Önceden belli bir güzergâh yok benim için. Söz konusu ettiğiniz enerji varsa, umarım ki öyledir, bu duygudan geliyor. Benim değişmelerimi, malzeme tutkumu, “gün” ile ilişkimi en iyi bu metafor anlatıyor. Bir örnek vereyim: 1980’li yıllarda bir ara tutkuyla tankerlerin resmini yaptım. Yüzlerce tanker geçmişti o zamana kadar önümden ama, “görmeye” sonra başladım. Bakın neler gördüm, bir listesini vererek bu cevabı bitireyim: Renkli boyalar taşıyanlar, büyük kutularla; Paslı, tetanozlu yaşlılar; Tirçe yeşili parfümlüler; Yırtıcı, karanlık siluetli lânetli gemiler; Sarhoş gemiler; Dar ağacı direkliler; Dimdik, kızıl, viril gemiler; Uzun, büyük düğümlü boruları birbirine sarılmış bir çeşit yaratıklar taşıyan, esrarlı, anlaşılamayan gemiler.

 

Ana Sayfa