Sanatın Merkezi... Nerede?

Mine Haydaroğlu


“Sanatın Merkezi... Nerede?” başlığında da ima ettiğimiz gibi, sanatta merkez olgusunun tartışılır olduğunu, sanatın kendisinin de bu konuyu irdelediğini savunmak mümkün artık. Bu sayıda önce, 20. yüzyıldan başlayarak sanatı kontrol eden dinamiklerin, en çok adı duyulan sanatçıların, illa da Paris, New York ve Londra’dan geçmesini, müzelerin, galerilerin buralarda yaygınlaşmasını tartışacaktık. Şu izlek vardı arkaplanda: Kraliyetten kopan, bağımsızlaşan sanatçılar Paris’te, okulların, müzelerin, galerilerin en çok olduğu yerde beslenmiş ve sanat piyasasını beslemişti. Daha sonra ekonomik ve politik nedenlerin de etkisiyle sanatın merkezi New York olmuştu. Tüketim toplumunun doludizginliğiyle ve politik kararlarla bu “Yeni Dünya” kenti, sanat camiasının yönetimine geçmişti. Günümüze yaklaştığımızda ise, sanatın çokkültürlülüğüne, sorgulama pratiğine paralel bir doğrultuda, kozmopolit Londra yavaş yavaş sanatın merkezi olmaya, sanatın gidişatını yönetmeye başladı. Aslında tabii ki sanatın ekonomisine, piyasasına baktığımızda bu şehirlerin üçünün de öncüllüğü tartışılmaz. Ancak sanatın nereden beslendiğine daha yakından bakarsak, Londra, çok kültürlü yapısıyla dünyanın dört bir yanından gelen sanatsal tazyiğe cevap verebildiği için bugün çok canlı bir sanat merkezi. Böylece tartışmamızı kent kalıplarıyla sınırlamıyoruz.
Dosyaya yazı ararken, New York’un sanatla ilgisi üzerine çok sayıda araştırma bulduk, ne de olsa politik bir karar var ardında. Annie Cohen-Solal’la yapılan söyleşi bu iki ülke/şehir arasındaki geçişlere oldukça netlik kazandırıyor ve ipuçlarını veriyor. Sanat merkezi tartışmasının hararetli taraflarından biri Bienaller olduğu ve bir “İstanbul” bienali deneyimimiz olduğu için Burcu Pelvanoğlu’na bu konuda bir yazı sipariş ettik. Diğer üç yazıya dosyada yer vermemizin nedenleri şöyle: Homi Bhabha, Pers kökenli Hintli ama Batıyı çok iyi tanıyan ve o parametrelerde faal bir kültür tarihçisi olarak, felsefenin ve sanatın buluştuğu yerde konuşuyor. Arjantinli Juan Pablo Lichtmajer Güney Amerika’dan Afrika’ya, Kore’ye uzanan uluslararası bir sanat inisiyatifinin üzerinden sanatta merkez ve periferi konularını tartışıyor (Sanatta Merkez olmayabilir, peki periferiyi nasıl tanımlayacağız?). Dosyayı Lyotard’ın 1985’te Centre Georges Pompidou’da düzenlediği ve sanatı farklı katmanlara taşıyan sergisini anlattığı yazıyla şimdilik kapatıyoruz. Bu konu ileriki sayılarımızda başka yazılarla yer almaya devam edecek.
Sanat tarihinde Aby Warburg’un çalışmaları üzerine yoğunlaşan Uwe Fleckner ile Ali Akay bir söyleşi yaptı. Müzecilik üzerine, Osmanlı Bankası Müzesi’ni hayata geçirenlerden tarihçi Edhem Eldem, İstanbul Modern’in küratörlerinden sosyolog Ali Akay ve küratör-sanat tarihçisi Levent Çalıkoğlu ile eleştirmen-sanatçı Emre Zeytinoğlu bir tartışma gerçekleştirdiler. Diğer sayfalarımızda İstanbul, Ankara, Londra, Vevey (İsviçre), Berlin’de açılan çeşitli sergiler üzerine yazılar yer alıyor. Bu sergilerin yelpazesine baktığımızda disiplinlerarasılığın sanatta nasıl dile geldiğini görebiliyoruz. Metin And’ın Mozart’ın Türk balesiyle ilgili yorumuna; farklı sanatçı okumalarına, ilk ve son sayfalarımızda da Çatalhöyük sergi tasarımından Sanayi-i Nefise Mekteb-i Âlisi’nde yapılan eskizlere uzanan çeşitli renkte ve derinlikte katkılara yer veriyoruz.

<<geri dön

 

Ana Sayfa